Mehmet KAÇAR
ASILMI, VEKALETMİ YOKSA ONLARA TANINAN BİR AYRICALIK MI?
Türkiye Cumhuriyeti, kurulurken TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) oluşturuldu ve burada okutulan Mevlitlerle, Kur'anlarla, evlerde indirilen hatimlerle birinci meclis açıldı, buraya partilerin aday gösterdikleri ve halkın dolaylı yoldan seçtiği kimselere de milleti temsilen milletin vekili adı verildi.
Toplumun ihtiyaçlarını asıllar yerine bunlar tespit edip, kanunlar çıkararak topluma hizmet ettiklerini iddia ediyorlar. Amma velakin bu vekiller mutfak adına, yemek adına ne hadisten ne ayeti kerimeden ve ne de verilen fetvalardan bir kanun çıkramdılar çünkü şu ana kadar meclis laik bir meclis ve hadisle, ayetle asla uğraşmamalıydı. Yasalar zaten Avrupa’dan getiriliyor, bu vekiller de sadece parmak kaldırarak hem şöhret oluyorlar, hem iki yılda kıyak emeklilik kazanıyorlar, hem de istedikleri zaman sözde fikir ayrılığı varmış gibi gösterdikleri halde, maaşlarına zam yapmayı birleşerek hem de gece yarısı kabul ediveriyorlar. Bunlardan birisi çıkıp da memleket enflasyonla boğuşuyor, halkın çoğunluğu köylü ve mahallelerde zar zor geçiniyor, ben aylığımı bağışlayayım hazineye demiyor ve hatta geçinemediğini, yeniden zam yapılması gerektiğini, seçilen birisinin otomatikman emekli hakkının olması gerektiğini savunuyor. Meclise giden vatandaşlar kendi milletvekillerini ziyaret dahi edemiyor. Kendilerine kanun dahi dokunamıyor.Tabi ki bu durum vatandaşları oldukça üzüyor ve vatandaşlar tarafından sevilmeyen bir durum olarak beyinlerde yerini koruyor.
Milletvekilliği konusu toplumsal vicdanı neredeyse yüz yıldır rahatsız eden bir konu olarak önümüzde, masamızın üstündeki sümenin altında duruyor. Vatandaşları oldukça rahatsız eden milletvekili ayrıcalıklarına kafayı takmış durumda. Konuyu kime açarsanız açın bunların ayrıcalıklı bir sınıf olduğunu, bunlara bir çözüm bulunması gerektiğini ağızlarından sana söyleyiverirler.
Özellikle Milletvekili aylıkları ve göreve başladıktan sadece iki yıl sonra hak kazanılan emeklilik hakkı ve milletin kendisinin dahi yararlanamadığı ve mecliste onlara sunulan sosyal imkânlar ile özellikle hac konusunda milletvekili olarak ikinci defa seçilemeseler de, millet kotadan dolayı hacca gidemezken onların kotasız hacca gitmeleri ve orada istedikleri kadar kalabilmeleri gelmektedir. Milletvekili pasaportu yeterlidir. Bu ve benzeri durumlarda halk vicdanında Meclis’in vekil- asıl yani millet arasındaki sevgi bağlarını tek tek sorguluyorlar. Millete kalsa vekil seçmeyi aslında istememektedir. Amma velâkin kendi vicdani hakkı için seçimlere giderek, partilerin seçtiği ve millete sadece bunlara oy verin diyerek dayattıklarını seçiyorlar.
Aslında bu konuya girmeden önce, siyasi partilerin aday belirlemede kendi seçtikleri ve adına seçilen vekillerin halkın problemlerini anlama ve çözmedeki başarısı da ayrı bir vicdani tartışma konusu olarak karşımızda duruyorlar.
Şöyle bir soru ile konumuza başlamak, konumuzu açıklamak açısından yardımcı olacağını düşünüyorum.
Sizce milletin tüm kesimleri Meclis’te yeterince temsil edilip, onlar adına çıkarılan kanunlarla onların hakları savunuluyor mu? Yoksa bazı meslek sahipleri ülke nüfusuyla orantısız bir şekilde Meclis’te çoğunluğu mu oluşturmaktadır? Çoğunluğa sahip olan partinin milletvekilleri azınlıktakilerin haklarını savunabiliyorlar mı? Parti çıkarları dışında görüş belirtenlere parti meclisi göz yumabiliyor mu?
İşte bu sorulara cevaplar bulduğumuz zaman, neden yerli üretimin desteklenmesi, mutfaklarımıza giren gıdaları helal ve haram durumlarını içeren, hadislerin ve fetvaların gıda ambalajlarına yazılması gerekirken, ihracata yönelik bir ekonomi yerine ithalata dayalı bir ekonomik modeli dayatmaları, yerli ve geliştirilebilir tohumlar yerine hibrit tohumlar hakkında kanunlar çıkartılarak onların tercih edilmesi için çalışılması gibi çok önemli problemler de ortaya çıkabiliyor. Bunun sebebi de tabi ki asılların yerine aslın sorunlarını tanımayan vekiller oluyor. Aynı durum; küçük sanatkârların, işçilerin ve sendikaların önündeki kısıtlamalar söz konusu olduğunda da karşımıza yine vekiller çıkıyor.
Konuyu müşahhas hale getirmek adına, Meclis’teki mesleki dağılıma bir bakalım isterseniz. Avukat 119, Mühendis 62, İş Adamı 50, Üst Düzey Yönetici 32, Akademisyen 30, Tıp Doktoru 31.
Toplumsal dağılımda yüzde 5’i bile bulmayan bu meslek gruplarının, Mecliste yaklaşık yüzde 50 oranında yer alması tesadüf olabilir mi? Ülke nüfusunun yüzde 50’den fazlasını oluşturan işçi, köylü, küçük esnaf ve sanatkârların Mecliste ki oranı ise en fazla yüzde 5 bile değil. Peki, bu devasa kitleyi kim temsil edecek? Nasıl mantıksal bir oranlama, değil mi bu durum?
Pekala bu seçkin mesleklerden seçilmiş olan milletvekilleri gerçekten Mecliste halkın sesi olabiliyorlar mı, halkın çıkarlarını mı yoksa parti çıkarlarını mı savunuyorlar? Bize sorarsanız en önemli konu bu çünkü vekiller seçim meydanlarında halka sizin vekiliniz olacağım ve sizin sorunlarınızın mecliste sözcüsü ben olacağım diyor, sonra da partinin menfaatinden ayrılıp vatandaşın sorunlarına eğilmeye fırsat bulamıyor.
28. Dönem milletvekili verileri için kesin bir veri toplamak mümkün değil. Ama 27. Dönem seçimleri için bazı bigilere ulaşmak mümkün. Bu dönemde tam 298 milletvekili dört yıl boyunca hiçbir yazılı soru önergesi dahi vermemiş ve aylık almaya devam etmişlerdir. Bu da Meclis’in yaklaşık yarısına tekabül etmektedir.
Genel görüşme önergesi dahi vermeyen, bir anlamda “hiç konuşmayan, sadece parmak kaldıran, hatta çoğunlukla mecliste yok yazılanlar” ın vekil sayısı ise 412 idi. Yani, Meclis’in yüzde 68,7’si memleketin sorunlarından bi haber durumdadırlar.
Neyse, biz yine asıl konumuza gelelim: Milletvekilleri 2 yılda emekli olup, 4 yıldan sonra da ölünceye kadar ömür boyu ayrıcalıklı sosyal haklardan yararlanmalı mı? Mecliste bedava denilecek kadar ucuz tıraş olup yemek yemeli mi? Bana göre vatandaş neyse onlarda o şekilde yaşamalıdır.
Diyelim ki bir davanız var ve bir avukatla anlaşıyorsunuz. Ona sınırları kanunlarla belirlenmiş bir vekâletname veriyorsunuz. Dava bitiminde ödemenizi yapıyor ve avukatlık hizmeti bitiyor. Notere gidiyorsunuz vekâletname verip probleminizi çözüyorsunuz. Parayı verince bu iş bitiyor. Bana kalırsa da milletvekilliğinin mecliste davam devamsızlığının çetelesi olmalı ve belirli sınırları aşanların vekilliği veya emekliliği elinden alınmalı.
Yani temsili demokrasi sistemi nedeniyle, biz belirli sayıda ki seçilmiş kimselere aslında 4 yıl için seçimle vekâlet vermekteyiz. Bu süre içinde vekil, sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak nasıl ki avukat için, noter için ömür boyu destek olmak zorunda değilsiniz, millet de, vekile 4 yıldan sonra ömür boyu maddi imkan sağlamak zorunda olmamalıdır, adam ben eski vekilim diye milletten önce hacca gitmemelidir.
Vekil öncesinde yapageldiği mesleğini bu vekâlet süresince yerine getiremediği için elbette en üst düzeyde sosyal haklardan yararlanmalı. Ancak ilk genel seçimle bu sosyal yardım konusu kesinlikle sonlandırmalıdır.
Yani demek istediğimiz, milletvekilliği aslında halkın seçim sonucu verdiği 4 yıllık bir vekâlettir. Ama bu süre dolduğunda, avukatlık hizmetinde olduğu gibi vekâlet ilişkisi de sona ermeli, ömür boyu süren bir ayrıcalık ve çıkar kapısı haline getirilmemelidir.
Milletvekili süresi bitince bunlarında sosyal hakları sonlandırılmalıdır.