Ahmet Şükrü KILIÇ
Yüz bulmak ve sözün emaneti
İnsanın insana kendini ifade edebilmesi güzeldir. Bir kelimenin karşılık bulması, bir cümlenin bir başka yürekte yankı uyandırması, insan olmanın en sahici tecrübelerinden biridir. Anlaşılmak, varlığımızın teyidi gibidir; “Ben buradayım” deyişimize bir başkasının “Seni duyuyorum” diye karşılık vermesi ruhu onarır. Fakat bütün bu güzelliğin üzerinde, daha derin, daha sarsıcı bir hakikat vardır; insanın kendini Allah’a ifade edebilecek yüz bulması en güzelidir. Çünkü O, aklımızdan geçeni de gizli niyetlerimizi de bilendir.
İnsan insana konuşurken çoğu zaman kelimeleri seçer. Kendini olduğundan biraz farklı göstermek, kırılgan yanlarını perdelemek, eksiklerini süslemek ister. İfade, bazen bir savunma mekanizmasına dönüşür. Dilimiz hakikati değil, imajımızı korur. Oysa Allah’a yönelen bir kalp için böyle bir çaba anlamsızdır. Zira gizlediğimizi de bilen, söylemediklerimizi de işiten bir Rabbe karşı kelime değil, niyet konuşur. Dudaklarımızdan dökülen değil, kalbimizin içinden geçen belirleyicidir.
İnsanların huzurunda susabiliriz. Kimi zaman yanlış anlaşılmamak için, kimi zaman kırmamak için, kimi zaman da korktuğumuz için… Fakat Allah’ın huzurunda susmak mümkün değildir. Sükût bile bir ifadedir. Gözyaşı bir cümledir. İç çekiş bir duadır. Bazen secde, uzun bir konuşmadan daha berraktır. Çünkü orada rol yoktur, gösteri yoktur. Orada insan, kendi hakikatiyle baş başadır.
İnsanın insana kendini ifade etmesi medeniyet kurar. Edebiyat, sanat, siyaset, aile… Hepsi bu karşılıklı anlatma ve anlama çabasının ürünüdür. Fakat insanın Allah’a kendini ifade etmesi, ahlâk kurar. Vicdanı diri tutar. Niyetleri arındırır. Çünkü her ifade bir hesap bilinci doğurur. “Ben bunu hangi kalple söyledim?” sorusu, insanı iç disipline çağırır. Allah’a yüzü olan bir insan, insanlara karşı da daha dürüst olur. Zira bilir ki kimse görmese de O görür.
Asıl meselenin özüne gelelim; biz Allah’a neyi ifade ediyoruz? Sadece dileklerimizi mi? İsteklerimizi mi? Yoksa pişmanlıklarımızı, zaaflarımızı, karanlıkta kalmış niyetlerimizi de mi? Çoğu zaman Allah’a bile kendimizi olduğumuz gibi sunmaktan çekiniyoruz. Dualarımızı steril hale getiriyor, içimizdeki kiri halının altına süpürür gibi saklıyoruz. Oysa yüz bulmak; kusuruyla, günahıyla, kırıklığıyla O’nun huzuruna çıkabilmektir.
İfade bir cesaret işidir. İnsana karşı cesaret; yanlış anlaşılma riskini göze almaktır. Allah’a karşı cesaret ise maskesiz durabilmektir. Bu ikinci cesaret daha zordur. Çünkü insanın en büyük korkusu başkasının değil, kendi hakikatinin ortaya çıkmasıdır. Kendini kandırmak kolaydır, Allah’ı kandırmak mümkün değildir.
Belki de bu yüzden dua, sadece istemek değildir; kendini itiraf etmektir. “Ben buyum” diyebilmektir. Eksik, kusurlu, arayışta… Allah’a yüz bulmak, O’ndan utanmamayı değil; O’na rağmen yaşamaktan utanmayı gerektirir. Aradaki fark ince ama hayati bir farktır.
İnsanın insana kendini ifade edebilmesi toplumsal bir nimettir. Fakat insanın Allah’a kendini ifade edebilmesi varoluşsal bir nimettir. Birincisi bizi anlaşılmış kılar, ikincisi bizi arınmış kılar. Birincisi kalabalıklar içinde yer açar, ikincisi yalnızlıkta bir sığınak olur.
Günün sonunda herkesin sustuğu bir an vardır. Telefonlar kapanır, kalabalık dağılır, alkış kesilir. O an, insan kendi içine döner. İşte o sessizlikte, Allah’a yüzü olan insan rahattır. Çünkü bilir ki gizli niyetlerini de bilen bir Rabbin huzurunda yaşamaktadır. O huzur, insanın bütün ifadelerinin üstünde bir güven verir.
Belki de hayatın en büyük güzelliği, konuşabildiğimiz insanlar olması ve susarken bile kendimizi anlatabildiğimiz bir Allah’ın varlığı.
Ne güzel, ne büyük bir güvendir, söz verilmiş sözün insanda bir emniyete dönüşmesi. Selam sevdiğim insanlar, selam insanlığa, doğaya, hayvanlara ve bütün bir alemde canlı-cansız var olan Allah’ın varlıklarına.
Selamün Aleyküm.