Serkan ŞİMŞEK
Türkiye-Rusya-Çin Birliği ile Yeni Düzenin Şifresi
Son dönemde dile getirilen Türkiye–Rusya–Çin eksenli bir yakınlaşma fikri, yalnızca bölgesel değil küresel güç dengeleri açısından da dikkat çekici bir tartışma alanı oluşturuyor. Bu olası birlik, klasik ittifak kalıplarının ötesinde; enerji, ticaret, savunma ve jeopolitik denge üzerine kurulu çok katmanlı bir stratejik arayışı temsil ediyor.
Böyle bir iş birliğinin gerekliliği, esasen değişen dünya düzeninde yatıyor. Tek kutuplu yapıdan çok kutupluluğa geçiş sürecinde, ABD merkezli sistemin dışında alternatif güç merkezleri oluşuyor. Türkiye, coğrafi konumu ve tarihsel derinliğiyle bu dönüşümün tam ortasında yer alıyor. Rusya enerji ve askeri kapasiteyle, Çin ise ekonomik güç ve üretim ağıyla bu denklemde tamamlayıcı aktörler olarak öne çıkıyor. Bu üçlünün yakınlaşması, Batı merkezli düzenin dışında yeni bir denge unsuru oluşturabilir.
Öte yandan ABD ve İsrail perspektifinden bakıldığında Türkiye’nin bağımsız savunma politikaları, bölgesel etkinliği ve çok yönlü dış politikası zaman zaman “öngörülemez” olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda Batı medyasında yer alan “Osmanlı’yı yeniden kurma”, “nükleer silah geliştirme” ya da “yayılmacı politika” iddiaları, çoğu zaman algı yönetimi çerçevesinde okunmalıdır. Bu tür söylemler, Türkiye’nin uluslararası arenadaki hareket alanını sınırlamak, müttefiklik ilişkilerini sorgulatmak ve kamuoyunu yönlendirmek amacı taşımaktadır.
“Türkiye İran gibi hedef tahtasına mı oturtuluyor?”
Bu soru daha temkinli bir değerlendirme gerektirir. İran örneğinde olduğu gibi doğrudan bir izolasyon politikası şu an için söz konusu olmasa da, Türkiye’nin bağımsız çizgisi bazı çevrelerde dikkatle izlenmekte ve zaman zaman baskı unsurlarıyla dengelenmeye çalışılmaktadır.
Türkiye’nin gelecekte güçlü bir pozisyonda kalabilmesi için en kritik unsur, denge politikasıdır. Ne tamamen Batı’dan kopmak ne de tek bir eksene bağımlı hale gelmek sürdürülebilir bir stratejidir. Çok yönlü diplomasi, ekonomik bağımsızlık, savunma sanayii yatırımları ve bölgesel iş birlikleri bu duruşun temel taşları olmalıdır.
Türkiye, Rusya ve Çin arasında yapılacak kapsamlı anlaşmalar ise küresel dengeleri ciddi biçimde etkileyebilir. Enerji koridorları, ticaret yolları (özellikle Kuşak ve Yol Girişimi) ve savunma iş birlikleri, Batı dışı blokların güçlenmesine yol açabilir. Bu durum, dünya siyasetinde daha rekabetçi ama aynı zamanda daha dengeli bir yapının ortaya çıkmasına neden olabilir.
Mesele bir “blok seçimi” değil, akıllı bir “denge kurma” meselesidir. Türkiye, tarihsel mirası ve stratejik konumuyla bu oyunun pasif değil, kurucu aktörlerinden biri olma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin doğru yönetilmesi, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yeni bir denge mimarisinin kapılarını aralayabilir.