Mehmet KAÇAR
Yaratılmışların En Mükemmeli İnsan: Şiddet, Mülkiyet ve Adalet Çıkmazı
İnsanın sahibi yüce yaratıcı Rabbül Âlemin, insanı var ederken onu eksiksiz ve en mükemmel şekilde donatmıştır. İnsana lazım olan her şey fıtratına tastamam kodlanmış; maddi güzelliğin yanı sıra manevi derinliklerle de süslenmiştir.
Ancak insan fıtratı büyük zıtlıkları da içinde barındırır. Merhametli olduğu kadar zalim, sakin olduğu kadar sinirli, dingin olduğu kadar şiddetli, anlayışlı olduğu kadar da ahmaktır. Tam da bu ve benzeri hasletlerin oluşturduğu denge ile insan, yaratılmışlar içerisinde eşsiz ve mükemmel bir canlıdır.
İnsan adeta bir okyanus gibidir. Bazen dinginleşir; diğer canlılara rahmet ve bereket sunar. Bazen de şiddetli dalgalara dönüşür; evleri, yatları yutar, yıkar geçer. Peki, insanın fıtratında var olan bu şiddet ve yıkıcılığın temel nedeni nedir?
Eşitsizliğin Temeli: Paylaşımcılığın Yerini Gücün Alması
Birçok filozof ve mütefekkir, insandaki şiddet eğiliminin temel nedeni olarak, bizzat insanların kendi elleriyle kurdukları eşitsizlik düzenini işaret eder. Oysa yüce yaratıcının insana verdiği en güzel hasletlerin başında "paylaşımcılık" ve kaba kuvveti terk etme iradesi gelir.
Ekonomist Joseph Stiglitz’e göre eşitsizlik, önceden belirlenmiş ilahi veya sosyal bir kader değildir. Stiglitz, eşitsizliğin temelinde, paylaşımcılığın yerini güce dayalı ilişkilerin almasının yattığını belirtir. Stiglitz her ne kadar askeri ve orantısız güçten bahsetse de, tarihi biraz daha geriye sardığımızda güç farklılaşmasının asıl köklerini buluruz: Mülkiyet hırsı.
Filozof Pierre-Joseph Proudhon, eşitsizliğin başlangıcını insanların mülkiyet edinmeye başladığı tarihe dayandırır. Proudhon, "En başta her şey herkese aitti ve ortaktı; hepsi herkesin malıydı" diyerek, özel mülkiyetin yaşama hakkı gibi doğal bir hak olmadığını, sonradan "edinilmiş/gasp edilmiş" bir hak olduğunu savunur.
Şiddetin Tarihi ve Modern Devletin Kökleri
Ekonomist Paul Collier ise şiddetin tarihini insanlığın üretim aşamasına dayandırır. Collier’e göre; güçlü ama verimsiz olanlar, güçsüz ama verimli olanların elindekileri zorbalıkla gasp etmiştir. Tarih boyunca güçsüz ve verimli olanlar ya kırıma uğramış ya da köleleştirilmiştir.
Zamanla güçlüler, güçsüzleri belli bir ücret karşılığında korumaya başlamış; bu ücret zamanla "vergi" adını alarak modern devletlerin temelini atmıştır. Ancak üretimden kopan ve sadece güce dayanan bu yapılar, kendilerine yetemediklerinde ıslahı değil savaşı seçmiş, diğer toplumları köleleştirerek kırıma uğratmışlardır.
Haysiyetsizlik, Mülkiyet ve Kadına Yönelik Şiddet
Şiddet, insanı insanlıktan çıkaran ve haysiyetsizleştiren davranışların en başında gelir. Cicero, "Haysiyetsiz bir davranışın, ancak haysiyetsiz olmaya değecek bir kazanç getirdiğinde tercih edildiğinden" bahseder. Peki, bu haysiyetsizliğe değecek kazanç nedir? Proudhon’a göre cevap nettir: "Hiçbir şey! Çünkü kimsenin ihtiyacı olanın ötesinde hakkı yoktur."
Peki, mülkiyeti ortadan kaldırmak şiddeti ve kırımı durdurabilir mi? Tam bu noktada Thorstein Veblen’in "Aylak Sınıf" kavramı karşımıza çıkar. Tembel/aylak sınıf ile çalışkan sınıf arasındaki ayrım, mülkiyet hakkı ile sağlanmıştır. Mülkiyetin tarihteki en erken ve en acımasız biçimi ise, kadınların güçlü erkeklerin "mülkiyeti" haline dönüştürülmesidir. Güç gösterisi uğruna kadınların diri diri toprağa gömülmesi, kadına yönelik şiddetin ve eşitsizliğin tarihteki en karanlık temelidir.
Batı Felsefesinin İkilemi: "Güçlü Olan Haklı mıdır?"
Bazen şiddet, sadece gücü yaymak için amaçsızca uygulanır. Tıpkı Schumpeter ve Marc Ferro'nun emperyalizmi tanımlarken belirttiği gibi: "Bir devletin hiçbir amacı olmaksızın gücünü yaygınlaştırmaktan ibaret bir irade göstermesi." Mekkeli müşriklerin, Peygamber Efendimiz'e (S.A.V) uyguladığı zulüm de böyle amaçsız ve salt güç odaklı bir şiddet değil miydi?
Batı felsefesinin temelinde J.J. Rousseau’nun eleştirdiği şu tehlikeli anlayış yatar: "Madem güçlü her zaman haklıdır, öyleyse yapılacak şey her zaman güçlü olmaya bakmaktır." Batı zihniyetine göre güç, tanrısal bir vergidir; kölelik, kırım ve şiddet onlar için bir "haktır". Onlara göre güçlünün yaptıklarına itiraz etmek, gücü veren Tanrı'ya itiraz etmektir.
Ancak Rousseau bu sapkın zihniyeti şu muazzam argümanla çürütür:
"O halde hastalık da güçlüdür, yani tanrısaldır. Hastalığa karşı önlem almak da Tanrı’ya bir itiraz mıdır? Demek ki güç, hak yaratmaz; ancak haklı güce boyun eğilebilir."
Thucydides'in dediği gibi; "Adalet, dünya devam ettikçe, sadece eşit güçtekiler arasında bir mesele olacaktır." Oysa gerçek çok daha derindir: İnsanlar adaletin salt bir güç dengesi değil, fıtratımızda var olan "paylaşımcılık" olduğunu kavradıkları gün, insanlığın huzuru ve haysiyeti nihayet geri dönecektir.