Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Sözün itibar kaybı

Bu çağda en kolay kurulan cümlelerden biri şu;

“Gençler laf dinlemiyor.”

Söyleniyor, dolaşıma giriyor, karşılık da buluyor. Ama neredeyse hiç kimse durup şu soruyu sormuyor; “Dinlemeye değer bir sözümüz kaldı mı?” Daha doğrusu, biz birbirimizi gerçekten dinliyor muyuz, yoksa yalnızca konuşma sıramızı mı bekliyoruz?

Dinlemek, sesin kulağa temas etmesi değildir. Dinlemek, muhatabı ciddiye almaktır. Biz ise çoğu zaman sözü değil, söyleyeni tartıyoruz. Kelâmı değil, kimden çıktığına bakıyoruz. Böyle olunca hakikat, daha cümle hâline gelmeden itibarsızlaşıyor. Çünkü bu ülkede söz artık mana ile değil, mevki ile ölçülüyor.

Gençliğe yöneltilen her sitem, biraz da kendi tutarsızlığımızı örtme çabasıdır. Nasihatte cömert, hayatta ketumuz. Kendi nefsine söz geçiremeyenlerin başkalarına istikamet tayin etme hevesi, gençliğin suskunluğundan daha az problemli değildir. İrade zaafını yüksek sesle telafi edebileceğimizi sanıyoruz. Oysa insanın sözü, hâlinin şahitliğidir. Hâli yalan olanın sözü, ne kadar süslü olursa olsun sakattır.

Bugün sözün itibar kaybında yalnızca bireyler değil, bir söz sınıfı da etkilidir. Mikrofonla ahlâk anlatanlar, kürsüden fedakârlık çağrısı yapıp konforundan vazgeçmeyenler, bedel ödemeden doğruluk satanlar… Bu dil çoğaldı ama haysiyet azaldı. Gençlik tam da bu yüzden sadece susmuyor; bazen alay ediyor, bazen kopuyor, bazen de sözü bütünüyle anlamsız bir uğraş olarak görüyor.

Riyadan sakınmak isterim ama hakikatle arama mesafe koymam. Yazılanlara baktığımda çoğu zaman satırdan önce kalemi görürüm. Metni değil, niyeti okumaya çalışırım. Samimiyetsizlik sezdiğimde, doğru bile olsa içim geri çekilir. Bu bir seçkincilik değil; çağın öğrettiği bir temkindir. Ama aynı teraziyi kendime de tutarım. Bunu yazarken bile, kalemimin cesaretiyle hayatımın mesafesi arasındaki açığı hissederim. Bu çağda samimiyet, iddia ile değil, bedel ile anlaşılır.

Eğer birbirimizin sahiciliğine inanabilseydik, sözler yalnızca yan yana durmaz, hayata da sızardı. Söz birlikteliği, itimat olmadan eylem birlikteliğine dönüşmez. Güvenin olmadığı yerde cemiyet kurulmaz; sadece kalabalık birikir. Kalabalık çok konuşur ama az şey inşa eder.

Bu yüzden yaşadığımız çağ, kelâmın haysiyet kaybı yaşadığı bir zamandır. Herkes konuşur, herkes kanaat sahibidir ama kimse şahitlik üstlenmez. Şahitlik ortadan kalkınca söz havada asılı kalır. Ardından gençlik suçlanır. Oysa gençler dinlemedikleri için değil; inanmadıkları için susar.

Bir yerde fazlasıyla içten olduğumuzu da kabul edelim. İmtiyazlara karşı samimiyiz. Makama, paraya, şöhrete karşı son derece vefalıyız. Orada tereddüt yoktur, orada mesafe hızla kapanır. Nefisle kurulan bu sahici ilişki, hakikatle kurulamayan bağın yerini alır. Menfaatin dili akıcıdır; ahlâkın dili ise çoğu zaman tutulur.

Oysa samimiyet, insanın kendisiyle yaptığı sessiz bir ahittir. Kimsenin görmediği yerde de aynı kalabilme dirayetidir. Söz ile susuş arasındaki mesafeyi kapatma çabasıdır. Biz o mesafeyi kapatmak yerine, süslü cümlelerle üstünü örtmeyi seçiyoruz. Sonra da hayret ediyoruz; “Niçin sözümüz karşılık bulmuyor?”

Belki mesele gençlik değildir. Belki mesele, sözün itibarını kaybetmesidir. İtibarını yitiren söz, muhatap arar ama karşılık bulamaz. Çünkü kelâm samimiyetle dirilir; riyayla temas ettiğinde çürür.

Büyük laflara gerek yok. Yüksek iddialara da. Belki sadece şunu sormalıyız; “Kurduğumuz cümlenin yükünü taşımaya hazır mıyız?” Taşıyamayacağımız sözleri terk etmediğimiz sürece, ne suskunluğumuz sahici olacak ne de sözümüz yeniden dinlenecek!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.