BİZ NASIL ÜLKÜCÜYÜZ YA DA BİZ ÜLKÜCÜ MÜYÜZ? (1)

Bir kaç gün önce sanatçımız Hasan Sağındık'la ilgili bir yazı paylaştım. Her zaman olduğu gibi beklediğim ilgiyi görmedi ne yazık ki. Oysa tasarlarken, yazarken bu sefer çorbada tuzu olanlar çok olur diye düşünmüştüm. Olmuyor be kardeşim, olmuyor...

Bizler bilmiyoruz, hep konuşuyoruz, yazıyoruz, ve hiç bir şey yapmıyoruz, sadece bekliyoruz... Birileri yapsın diye... Ve birileri yaptığında da onların nasıl yaptığını biliyoruz, beğenmiyoruz

Ocağın kapısından bile girmemiş veya girdi ise dahi bir kaç bardak çay içmekten başka bir şey yapmamış... Uzaktan uzağa Ülkü, Ocak, teşkilat hakkında -olumlu-olumsuz- "fikir sahibi" olmuş fikir beyan etmiş ancak söz konusu sadece bir dergi satın almak, okumak olunca mırın kırın etmiş, sessizce sıvışmış ancak teşkilat hakkında mangalda kül bırakmayan bizler veya onlar...

Şimdi daha önce bir öğretmenle ilgili paylaştığım kitaptan bir ocak başkanının hatıralarını paylaşacağım, inşallah ne demek istediğimiz -olunursa tabii- daha iyi anlaşılacaktır.

???? 1995 Ocak ayı başlarında Ülkü Ocağı adına bir tiyatro etkinliği organize ettik. İzmir'den amatör bir tiyatro ekibi ile görüştük. Aralarında Yeşilçam'ın emektar figüranlarından bazılarının da bulunduğu bu ekip, Ülkü Ocakları ve MHP teşkilatları ile anlaşarak oyunlarını sahneliyordu. Manisa'nın bütün ilçelerini gezmişler bir tek Alaşehir'e gelmemişlerdi. Teklif ilk önce Mustafa Kulaoğlu'ndan geldi:

-Reis, İzmir'de bir tiyatro ekibi var. Onlarla bir bağlantı kursak da buraya getirtsek derim. Ocaklara çalışıyorlar.

-Nasıl yapacağız? Onlarla sen görüş. Fiyatlarını öğren. Biletleri ve salonu nasıl ayarlarız bir araştır.

- Reis, Ocağın iki aylık kira borcu var. Telefonun faturası da kabarık. Ankara'dan gelen Ülkü Ocağı dergileri elimizde kaldı. Paraları sizden çıktı. Bunun size ödenmesi de gerekiyor... Ayrıca muhtaç durumda olan üç-dört kardeşimize takviyemiz var. Bu tiyatrodan bize biraz para kalır. Bu para da bizi rahatlatır. Bu arada sizin alacağınız da ödenir.

- Güzel fikir Mustafa. Kadir başkanımıza da söyleyelim. Bilet ve salon işlerini konuşalım. Kasım ve aralık aylarında gelen dergileri PTT'den peşin para verip aldık. Parayı da maaştan verdim ama bu para geri gelmedi. Durumumu biliyorsun. Bu dergi işi böyle gitmeyecek. Ankara dergileri bize ödemeli gönderiyor, Nasıl satarsan sat ama önce benim paramı peşin gönder' diyor. Satamıyoruz deyip iade de edemiyoruz. PTT'den geldiği gün iade etmek ayıp kaçar. Ama 20-25 dergiyi bile zor satıyoruz. Satarken de dünyanın dilini döküyoruz. Bir yığın da kaprise, naza katlanıyoruz. Vatandaşta teşkilat sevgisi ve okuma azmi yok. Öte yandan dergilerin içeriği de hem çok zayıf hem de gündeme uzak. Ne yapacağız böyle Mustafa? Ben maaşımın yarısını böyle Ankara ile mi paylaşacağım? Bunu fazla sürdüremem valla.

-Reis size bu konuda hak veriyorum. Durumunuzun çok sıkıntılı olduğunu da biliyorum. Ankara'ya söyleyelim, dergi adetini 100'den 25'e düşürsünler. Şu tiyatro işini iyi yaparsak sizin açığınızı da kapatırız reis. Moralinizi bozmayın siz. Tiyatroyu mutlaka getirtelim derim, ne dersiniz?

-Getirtelim Mustafa. Şu Ocağa biraz para girsin artık. Yoksa bu işler ikimizi de batıracak. Tiyatro işini bağla. Hesabı çıkar. Bilet ücretlerini tespit edelim. Ne gider ne gelir bak bakalım.

Ocak ayı ortalarında İzmir'den çağrılan tiyatrocular geldi. Belediyeye bağlı şehir sineması kiralandı. Partililerin ve ocağın gayretleriyle yüzlerce bilet satıldı. Dağ köylerinden bile seyirci geldi. Oyun muhteşem, salon hınca hınç doluydu... Yüzlerce kişinin dolduğu salonda açılışı ve takdim konuşmasını ben yaptım. Kendilerini oyunun heyecanlı havasına fena kaptıran seyirciler sık sık aşka geliyor, oyundaki iyileri, kahramanları alkışlıyordu. Başta Yeşilçam'ın kötü adamı rahmetli Kudret Karadağ olmak üzere, kötü adamları olan kişiler de topluca yuhalanıyordu... Bazen yüzlerce kişi birden "Başbuğ Türkeş!" diye haykırarak sloganlar atıyordu.

Masraflar düşüldükten sonra elde kalan para ile teşkilatın borçlarını yine tamamen kapatamamıştık. Benim maaşımdan aktararak Ankara'ya gönderdiğim dergi paralarını yine alamamıştım. Hâl böyle iken dergi sayısını azaltmaları için mektup yazdığımız halde Ankara'dan 100 dergilik yeni bir balya daha geldi. Ankara bildiğini okuyor, bizi kaale almıyordu.

- Reis dergiler gelmiş... Postanede alınmayı bekliyor... Ne yapalım?

- Ver bakayım pusulayı! Aaa bu ne ya? Mustafa yine 100 dergi göndermişler... Hem de zam yapılmış. Yaa olur mu şimdi bu? Sen 25 dergi gönderin diye yazı yazmadın mı kardeşim?

- Yazdım reis, hatta telefonla bile aradım ve söyledim. Bizi dinlememişler.

- Ece? Şimdi ne olacak? Nasıl alacağız bu dergileri? Yedi buçuk milyon lira yatırmamız lazım. Bu para imkânı yok benden çıkmaz. Kasada da yok. Kadir Başkan zaten yılmış bu angaryadan. Yok mu aramızda bizden başka elini taşın altına sokacak ensesi kalın bir tüccar ya da üzüm ağası falan? Parayı bu sefer onlardan alsak...

- Bizde ensesi kalın adam ve üzüm ağası çok da teşkilata fazla yararları olmaz reis. Görüyorsunuz işte, bir tane dergi bile almıyorlar... Alt tarafı bir dergi alacaksın, kaç paradır be! Neyiniz eksilir sanki ama yok işte, olmuyor reis. Herkes yardımcı olup dergilerden birer tane alsa bu ocağın kirası da faturaları da tıkır tıkır ödenir. Biz de bu kepazelikleri çekmeyiz.

- Mustafa bu iş çok yaş... Hep ödemeli gönderiyorlar. Postane parası almadan bu dergiyi bize teslim etmez. Ne yapalım acaba, nasıl edelim şimdi?

- Ne mi yapalım, iade edelim reis. Başka bir çıkış yola bulamıyorum.

- Yahu ben de öyle düşünüyorum ama bu hiç şık gelmiyor bana, iade edince Ankara'dan amma da kalay çekerler bize ha!

- Ne yapalım başka reis? Var mı başka bir bildiğiniz?

- Yahu yedi buçuk milyon lira bu Mustafa... Yine kendi maaşımıdan kesip vereyim desem buna imkân yok. Bu para maaşımın yarısı.. Ben buraya gelirken hanımın cebine doğru dürüst harçlık bile koyamıyorum da aklım hep bu yüzden Balıkesir'de kalıyor. Şimdi hiç kimsenin almadığı, alınca okumadığı bir dergi için 7,5 milyonu nasıl sokağa atarım. Satamayız... Batarız Mustafa.

- Ben de biliyorum. Onun için diyorum reis... iadeden başka yolu yok. Gönderelim gitsin.

- Lanet olsun! Git iade et kardeşim... Bakalım nasıl kalaynacağız. Kalayların yarısı sana yarısı banal Anlaştık mı Mustafa.

- Hah hah ha ha ha! Tamam reis. Anlaştık. Böylece daha az acıtır değil mi?

- Doğru... Ama eğer hoşuna gidecekse hepsi sana olsun.

- Olsun bakalım reis olsun... Hah hah ha!

Dergiler iade edildikten bir hafta sonra Ankaradaki dergi yönetiminden zehir zemberek dille yazılmış bir fırçalama mektubu geldi. Bu mektubu zaten bekliyorduk. Şaşırmadık. Mektubun altındaki imza X'a aitti. Mektubu kaleme alan bu kişi Ülkü Ocağı Genel Merkezi çalışanlarından genç bir kardeşimizdi. Bu kardeşimiz dergilerin iade edilmesini şiddete ayıplıyor ve kınıyor, bunu yapan ocak başkanlarını sorumsuzlukla, inançsızlıkla, disiplinsizlikle, davaya sadık olmamakla ve hatta ihanet etmekle suçluyordu. Evet, aynen öyle, davaya ihanet etmiş olmakla suçlanıyorduk.

Mustafa ile birlikte, acaba yazılanları yanlış mı anladık diye mektubu bir kaç defa daha okuduktan sonra birbirimize şaşkınıkla bakakalmıştık. Acı acı gülümsedik mektuba bakarak... Bir süre hiç konuşmadan sigaralarımızı tellendirdik. Hayretler içinde kalmıştık. Davaya ihanet etmekle suçlanıyorduk. Sessizliği Mustafa bozdu:

- Ne yapacağız reis?

-Hiçbir şey yapmayacakz.

- Şubat sayısı da gelirse...

-Onları da iade edeceğiz. Ben paramı sokakta bulmuyorum kardeş. Benim hayatlarından ve geçimlerinden mesûl olduğum bir ailem var. Hamile bir eşim var ve daha da mühimi benim yuvam çatırdıyor Mustafa! Bir çocuğum da hasta. Ben yarın Balıkesir'e döneceğim ve biliyor musun benim cebimde şu anda yol parası bile yok. Dershaneden avans çekip gideceğim. Şu ifadeye bak. Davaya ihanetmiş!.. Davayı, mücadeleyi, sadakâti, ömründe dava için tek bir yumruk bile sallamamış olan masa başı Ülkücüsü çoluk çocuktan mı öğreneceğim? Hiç böyle şuûrsuzca bir mektup yazılır mı? İnsan bir telefon açar da niye böyle yaptınız diye sorup bir de bu tarafı dinler değil mi? İşin aslını tahkik etmeden, bizi de dinlemeden al kalemi eline, ondan sonra da ishal olmuş tavuğun def-i hacetini sıralaması gibi aklına gelen her şeyi yaz kağıda... Burada biz ne fedakârlık yapıyoruz, ne haldeyiz bir sorsana bakalım...

Kağıdı öfke ile buruşturup top yapıp çöpe fırlattım. Mustafa bir sigara daha uzattı.

O gün Mustafa ile saatlerce dertleştik. Bardaklar dolusu çay içip, bir paket Maltepe'yi oracıkta bitirdik. Dışarda şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, sokakları sel götürüyordu....

Kaynak Kitap: Kayıp Bozkurtlar, Tuncer Günay

Devam edecek inşallah

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.