Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Ethos’un çözülüşü ve yeniden inşa ihtiyacı

Antik düşüncede ethos, yalnızca ahlâkı değil; insanın dünyada nasıl durduğunu, kendini ve başkasını hangi ölçüyle kavradığını belirleyen bir hâli ifade ederdi. Bugün bu kelimeyi aynen taşımak mümkün değil; fakat işaret ettiği mesele hâlâ canlıdır. Çünkü bir toplum, yalnızca yasalarla ve kurumlarla ayakta durmaz. Onu asıl ayakta tutan, yazılı metinlerin öncesinde var olan sessiz bir denge, görünmez bir ahlâkî iklimdir. Bu iklim dağıldığında, düzen devam eder gibi görünür; fakat anlam yavaş yavaş çözülür.

Siyasetin ahlâkla ilişkisi de burada derinleşir. Ahlâk, yalnızca neyin doğru olduğunu bildirmez; doğruya hangi niyetle, hangi sorumluluk bilinciyle yaklaşıldığını da belirler. İslam düşüncesinde bu, amelin niyetiyle birlikte değer kazanması şeklinde ifade edilir. Doğru, niyetten koparıldığında soğur. Adalet, merhametten ayrıldığında sertleşir. Düzen, ahlâkî anlamını yitirdiğinde itaate dönüşür. İtaat ise bilinç üretmez; sadece uyum sağlar.

Modern siyaset, bu iç dengeyi çoğu zaman taşıması zor bir yük olarak görür. Çünkü ahlâk, gücü sınırlayan bir hatırlatma taşır. Hızlanan kararları yavaşlatır, aceleyi sorgular, meşruiyeti sadece sonuçlara değil, yönteme de bağlar. Bu yüzden iktidar, ahlâkı ya özel alana iter ya da onu sembolik bir söylem düzeyinde tutar. Ortaya çıkan yapı, kuralları olan fakat emanet bilinci zayıflamış bir düzen olur. Oysa emanet, İslam siyaset düşüncesinde iktidarın merkezinde yer alır. Emanet bilinci kaybolduğunda, yetki artar ama mesuliyet daralır.

Türkiye’nin yakın tarihinde de bu kopuşun izleri uzun süre hissedildi. Devlet, kendini toplumdan ayıran bir akıl geliştirdi. Düzeni koruma kaygısı, adalet duygusunun önüne geçti. Şura yerini buyruğa, temsil yerini yönlendirmeye bıraktı. Böylece siyaset, insanı merkeze alan bir emanet alanı olmaktan çıkıp, insanı uyum sağlaması gereken bir unsur olarak gören bir yapıya dönüştü. Bu dönüşüm, yalnızca demokratik refleksleri değil, ahlâkî hassasiyetleri de zayıflattı.

Erdoğan’la birlikte bu yapının bir anda ortadan kalktığını söylemek gerçekçi olmaz. Ancak uzun süre bastırılmış olan ahlâkî ve inanç temelli itirazların artık bütünüyle görmezden gelinemediği bir dönemin başladığı da inkâr edilemez. Siyaset, yalnızca “Ne yapılacak” sorusuyla yetinemedi; “Neden yapılıyor” sorusuyla da yüzleşmek zorunda kaldı. Bu yüzleşme, bir teoriye dönüşmese bile, ahlâkın yeniden hatırlanma biçimidir. Çünkü ahlâk, çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz; rahatsız ederek kendini duyurur.

Buradaki yeniden inşa meselesi, geçmişteki saf bir düzenin geri çağrılması değildir. Ne Antik dünyanın ethosu ne de tarihsel bir “Altın çağ” bugüne aynen taşınabilir. Söz konusu olan, daha çok bir dengeleme arayışıdır. Gücün hızını istikametle dengelemek. Başarının cazibesini kul hakkı bilinciyle sınırlamak. Çoğunluğun iradesini, azınlığın hukukuyla birlikte düşünmek. Demokratik yapıları ayakta tutan da tam olarak bu dengedir; çoğulculuk, hesap verebilirlik ve sınırlandırılmış iktidar.

Uzun süre iktidarda kalmak, bu denge açısından ciddi bir aşınma riski taşır. Tekrar eden başarılar, haklılık duygusunu doğal bir kabule dönüştürebilir. Bu noktada ahlâk, yaşayan bir ölçü olmaktan çıkıp geçmişte kalan bir referans gibi algılanmaya başlar. Oysa İslam düşüncesinde en büyük tehlike, açık bir zulümden çok, alışkanlıkla normalleşen yanlışlardır. Alışkanlık, vicdanı köreltir; körelen vicdan ise sınırları belirsizleştirir.

İnsanı merkeze alan bir siyaset iddiası, insanın kırılganlığını da hesaba katmak zorundadır. Kusursuzluk talep eden bir ahlâk anlayışı yoktur; fakat muhasebe talep eden bir sorumluluk anlayışı vardır. Hata ile yüzleşebilme cesareti, hem ahlâkî hem demokratik olgunluğun göstergesidir. Bu cesaret kaybolduğunda, iktidar içe kapanır. İçe kapanan yapı, zamanla yalnızlaşır ve kendi sesini toplumun tamamı sanma yanılgısına düşer.

Bugün Erdoğan tercihini yalnızca siyasî bir yönelim olarak değil, ahlâkî bir mesele olarak tartışılabilir kılan şey de burada ortaya çıkar. Bu tartışılabilirlik, mutlak bir güvence değildir; korunması gereken bir imkândır. İmkân, hatırlanmadığında hızla tükenen bir değerdir. Ahlâk da böyledir. Kendiliğinden varlığını sürdürmez; sürekli diri tutulmayı ister.

Sadakat, bu çerçevede, kör bir bağlılık anlamına gelmez. Aksine, emaneti hatırlatma sorumluluğu taşır. İçerden gelen uyarı, dışardan gelen eleştiriden daha etkilidir. Çünkü içerden yükselen ahlâkî sızı, bastırılsa bile yok edilemez. Sadakat, iktidarı korumak için değil; anlamı korumak için var olduğunda değer kazanır.

Sonuçta mesele, ahlâkın iktidara eklenmesi değildir. Asıl mesele, iktidarın baştan itibaren ahlâkî bir karakter taşıyıp taşımadığıdır. Bu karakter zayıfladığında, güç artabilir; fakat yön kaybolur. Yönünü kaybeden her güç, eninde sonunda kendi ağırlığı altında ezilmeye mahkûmdur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.