Emevî halifesi Süleyman bin Abdülmelik vefat ettiğinde, Recâ bin Hayve ve şûra ehli ileri gelenler bir araya gelerek hilâfet için, Emevî Devleti’nin 8. Halifesi olarak Ömer bin Abdülaziz’e biat ettiler. Biat gerçekleştiği an, Ömer gözyaşlarına boğuldu; zira omuzlarına yüklenen emanetin ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu.
“Bu işle imtihan edildim,” dedi, “Allah yardım edendir.”
O, dünyaya gönül bağlamayan bir zâhitti. Kendinden önceki halifeler gibi ihtişam içinde yaşamak istemedi. Saraylara yönelmedi, saltanat alaylarına binmedi; bindiği binek bir katırdı ve onunla mütevazı evine döndü. Üzerinde taşıdığı ve kendisine ait sayılan nice malı Beytülmâl’e iade etti. Hayatı, fakirlerin hayatı gibiydi: Arpa ekmeği, zeytinyağı; kimi zaman birkaç hurma ya da biraz kuru üzüm…
Ve şöyle derdi:
“Bu, cehennem ateşinden daha hayırlıdır.”
Eşi Fâtıma bint Abdülmelik, halifeler hanedanından geliyordu; altınlar, mücevherler içinde büyümüştü. Ömer ona açıkça bir tercih sundu:
“Ya dünya ya âhiret.”
Fâtıma tereddüt etmedi. Ziynet eşyalarını, altınlarını alıp Beytülmâl’e teslim etti. Böylece halifenin evi, sıradan Müslümanların evlerinden farksız hâle geldi. Ne ihtişam vardı ne israf; sadece kanaat, takva ve sükûnet…
Ömer bin Abdülaziz geceleri ya ayakta geçirir ya da ağlayarak sabaha ererdi. Dul kadınları, yoksulları, yetimleri, zayıfları düşünür; Allah’ın huzurunda onların hesabı sorulduğunda ne cevap vereceğinden korkardı. Lambayı bile çoğu zaman kendi eliyle yakar, işini bitirdiğinde söndürür ve şöyle derdi:
“Ben ayakta dururken Ömer’im, oturduğumda da Ömer’im.”
Makam onu büyütmez, makamda da kulluğunu unutturmazdı.
Vefatından sonra eşi Fâtıma şöyle anlatmıştır:
“Gece uyuduğunu neredeyse hiç görmedim. Onu titreyerek ağlarken gördüm. ‘Muhammed ümmetinin işini yüklendim,’ derdi, ‘içlerinde fakirler, yoksullar, dullar var. Kıyamet günü Allah’a onlar hakkında nasıl hesap vereceğim?’”
Kalpten kopup gelen bu sözler, onun adaletinin ve zühdünün canlı şahidi olarak kaldı. Taberî, Zehebî, İbnü’l-Cevzî gibi tarihçilerin aktardığı bu rivayetler, Ömer bin Abdülaziz’in Emevî Devleti’nin çehresini adalet ve ıslahla nasıl değiştirdiğini göstermeye tek başına yeter.
Bu hayat hikâyesi okunduğunda, sadece gönüllerde saklı kalmaz; kalpten kalbe yol bulur. Çünkü insanlara şunu hatırlatır:
Hüküm bir emanet, zühd bir güç, adalet ise hayattır.
Arapçadan tercüme:
Abdülhamid Doğan