Toplumlar bazen büyük yıkımları ani felaketlerle değil, sessiz kabullenişlerle hazırlar. İslam’a aykırı yaşam tarzlarına zamanında ve yeterince itiraz etmeyişimizin bedelini bugün ağır bir şekilde ödüyoruz.
Bugün ufukta beliren kara bulutlar, boşuna sinyal göndermiyor.
Haramlara ve günahlara karşı duyarsızlık sıradanlaştı.
İslam’ın emrettiği farzlar terk edilir oldu; namaz ihmal ediliyor, oruç alenen çiğneniyor.
Mal ve makam hırsı, insanları adeta birbirini ezercesine bir yarışın içine sürüklüyor.
Küresel yaşam tarzı; edep, haya ve terbiyeyi “geri kalmışlık” diye yaftalıyor.
Dünyanın dört bir yanındaki zulümlere ise çoğu zaman sessizlikle ortak oluyoruz.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde ne oluyor?
Felâket üstüne felâketi çağıran bir zemin oluşuyor. Çünkü zulüm karşılıksız kalmaz, ihmal bedelsiz olmaz.
Ama tam bu noktada çok hayati bir uyarıyı unutmamak gerekir.
Başımıza gelen üzücü olaylar; harpler, darbeler, ekonomik sıkıntılar, baskılar…
Bunlar bizi çöküşe, fetret haline, vehne yani gevşekliğe, gayretsizliğe ve ümitsizliğe sürüklememelidir. Çünkü ümitsizlik İslam’da haramdır.
Bu hakikati yıllar önce Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (rh.a.) veciz bir şekilde hatırlatıyordu:
Ümidinizi daima kuvvetli tutacaksınız. Allah’a dayanacaksınız. Allah’a dayanıp tevekkül edenin yaveri Hak’tır.
Müminin görevi karamsarlık üretmek değil; istikamet üzere direnmek, yanlış karşısında susmamak ve doğruyu hayatıyla temsil etmektir. Tarih şahittir ki; ihlasla çalışan, sabırla mücadele eden ve Allah’a güvenenler sonunda üstün kılınmıştır. Yeryüzü bugün karanlık görünebilir; ama hakikat, er ya da geç yolunu bulur.
Bize düşen; kendi nefsimizden başlayarak, evimizde, işimizde, dilimizde ve duruşumuzda İslam’ın izzetini yeniden inşa etmektir.
Hatırında tut: En koyu karanlık, seherden hemen öncedir.