Ferhan BAŞAR
Kahkahanın Bedeli: Modern Çağın Ucuz Sermayesi
Sahne karanlık, ışık tek bir noktaya odaklı ve mikrofon açık. Kalabalık, gülmeye programlanmış bir halde nefesini tutmuş bekliyor. Oraya neden geldiklerini, gülmenin aslında neye mal olabileceğini sorgulamadan... Birkaç saniye sonra dökülecek kelimeler, bin dört yüz yıllık bir sessizliğin, bir mağaranın, “Oku!” diye başlayan o ilahi sarsıntının üzerine bir gölge gibi inecek. Kalabalık, neye alet olduğunu bile fark etmeden kahkahaya boğulacak. Biz bu sahneyi tanıyoruz; değişen sadece ışığın rengi ve alkışın şiddeti.
Şöhretin Yeni Fıkhı: Dikkat Sermayesi
Bugün şöhretin kuralları yeniden yazıldı. Yeni dünyanın fıkhında; dikkat bir sermaye, tepki bir reklam aracı, öfke ise en yüksek etkileşimi getiren bir metrik haline geldi. Bu fıkhın "imamları" kürsüde değil, ışıklandırma masalarının arkasında, algoritma kodlarının başında oturuyor.
Bu düzenin en ucuz, en garantili sermayesi her zaman aynı yerden çıkar: Kutsalın yanından geçmek, ona sürtünmek, ondan kıvılcım almak. Çünkü her şeye gülünebilir ancak her şey aynı tepkiyi doğurmaz. Emanete dokunduğunuzda kalabalık ayağa kalkar, algoritma sizi ödüllendirir ve isminiz bir gecede gündemin zirvesine taşınır.
Biz buna "cesaret" demiyoruz. Cesaret, bir bedel ödemeyi göze alarak konuşmaktır; oysa burada ödenen bir bedel değil, tahsil edilen bir alacak vardır. Riske girmeden risk havası satmak, dokunulmazı dokunarak ün kazanmak... Bu, mizahın en eski hilesinin dijital çağdaki yeni ambalajıdır: Gülmeceyi kalkan, alayı ise sanat zannettirmek.
İlahi Teşhis: “Şakalaşıyorduk” Savunması
Kur’an-ı Kerim, bu sığ mizah anlayışının hilesini on dört asır önce harfi harfine teşhir etmiştir:
وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ “Eğer onlara sorarsan, ‘Biz sadece lafa dalmış, şakalaşıyorduk’ derler.” (Tevbe, 9/65)
Cevap da hemen ardından gelir: “Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Resulü’yle mi alay ediyordunuz?” Burada “şaka” bir savunma değil, itirafın ta kendisidir. Şaka, bedeli ödenmeyen her saldırının son sığınağıdır. Kalabalığın güldüğü yerde, başka bir köşede vahyin ağırlığını omuzlarında hisseden, kitabını göz bebeği gibi koruyan biri ağlıyordur. Ancak çağın matematiği duyguyu değil, izlenmeyi sayar. Ağlayanın sesi viral olmaz; gülenin sesi yankılanır.
Kur’an-ı Kerim, alayın psikolojisini şu şekilde net bir teşhisle ortaya koyar:
وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ “Arkadan çekiştiren, kaş-göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline!” (Hümeze, 104/1)
Kendi Payımızı Sorgulamak
Asıl mesele sahnede olan kişi değil; o kişiyi var eden sistemdir. Bir toplumun en kutsalını en ucuza satan bir figürün çıkması, sistemin nasıl kurgulandığına işaret eder. Mikrofonu kim verdi? Alkışı kim öğretti? Sınırı kim aştı?
Bizler de bu sahnede sorumluyuz. Çünkü her tıklama bir oydur. Her paylaşım, “bir dahaki sefere de yap” demektir. Kınama adı altında yaptığımız tepkiler, bazen öfkemizle onun adını bir kez daha gündeme taşımamıza ve sistemin daha fazla beslenmesine neden olur.
Sahne yine karanlık. Işık söndü, kalabalık dağıldı, ekranlar kapandı. Geriye sadece o kadim sessizlik kaldı: Mağaradaki sessizlik, “Oku!” emrinin düştüğü sessizlik. Bu sessizlik hiçbir kahkahayla doldurulamadı, doldurulamayacak.
Şimdi kendimize soralım: Gülen kimdi, sahnedeki mi yoksa alkışlayan mı? Kahkaha neyi gizliyordu, cesareti mi yoksa korkuyu mu? Ve biz, bu sahneyi izlerken hangi tarafta duruyoruz?