Ferhan BAŞAR
İçimizdeki Boşluk: Neden Sürekli Koşuyor Ama Hiç Varmıyoruz?
Şehir hâlâ uykudayken bir düzine alarm aynı anda patlar. Yüz binlerce ayrı hayat, yüz binlerce ayrı fıtrat, aynı saniyede aynı sesle uyanmaya zorlanır. Kimse sormaz bu saatin kimin saati olduğunu. Kimse sormaz bu zilin kimin rüyasını böldüğünü. Biz sadece kalkarız. Çünkü görünmez bir tabela öyle yazmıştır.
Peki ama, niye?
Hayatın her alanını kuşatan, ancak cevabını bulmaktan korktuğumuz o devasa boşluğun içine doğru bir yolculuğa çıkalım.
Toplumun Kalıplarına Sıkışan Birey: Neden Onay Bekliyoruz?
Niye toplum kocaman bir kalıp da, birey o kalıba sıkıştırılmaya çalışılan bir hamur? Niye başkalarından onay almak, kendi varlığımızı hissetmekten daha önemli hâle geldi? Bir insan kalabalığın taktığı maskeyi takmazsa anında “anormal” sayılıyor. Fıtratına sadık kalan toplumdan “uyumsuz” diye damgalanırken, fıtratından kopanlar en “başarılı vatandaş” ilan ediliyor.
Niye herkes aynı evden, aynı arabadan, aynı tatilden bahsederken; hiç kimse dönüp kendine “Ben bunu gerçekten neden istiyorum?” diye sormuyor? İhtiyaçların değil, kıyaslamaların hayatın pusulası olduğu bu düzende şu evrensel uyarıyı ne çabuk unuttuk:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَنْظُرُ اِلٰى صُوَرِكُمْ وَاَمْوَالِكُمْ وَلٰكِنْ يَنْظُرُ اِلٰى قُلُوبِكُمْ وَاَعْمَالِكُمْ “Şüphesiz Allah sizin bedenlerinize ve mallarınıza bakmaz; ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Hadîs; Müslim, Birr, 33)
Toplum sürekli bedene, mala ve unvan tabelalarına bakarken; Yaratan sadece kalbe bakıyor. Bu derin uçurum niye hiç sorgulanmıyor?
Zaman Kayıp Giderken: Neden Durup Düşünemiyoruz?
Niye zaman bu kadar hızla akıyor da, durup bakmaya, bir nefes almaya hiç vakit kalmıyor? Çocuğun en uykulu olduğu saat ile yetişkinin en bitkin olduğu saat aynı düdüğe teslim ediliyor. Bir insanın en berrak düşündüğü an gece yarısı bile olsa, modern hayat onu gündüzün mesai tabelasına mahkûm ediyor.
Niye sürekli koşmaya vakit buluyoruz da, durup “Ben ne yapıyorum, niye yapıyorum?” diye sormaya hiç vaktimiz yok?
وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ “Asra yemin olsun ki insan gerçekten bir kayıp içindedir.” (Asr Sûresi, 1-2. Ayet)
Sözde "zaman kazanmak" için bu kadar amansızca koşan bizler, zamanın kendisini hiç tanımadan koca bir ömrü tüketiyoruz.
Siyaset ve Ekonomi: Neden Emek ile Kazanç Ters Orantılı?
Niye siyaset bir hizmet aracı değil de bitmek bilmeyen bir vaat ticareti? Adalet bir emirken, niye bu kadar nadir tesadüf ettiğimiz bir ütopya hâline geldi?
يَا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun...” (Nisâ Sûresi, 135. Ayet)
Niye toprağı süren, fırını yakan, iplikten beze hayat veren nasırlı eller ayın sonunda hesabını zor denkleştirirken; o emeği hiç görmeyen masalar kârın aslan payını alıyor? Niye alın teri en ucuz, faiz en pahalı meta hâline geldi?
اَلَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ “Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar...” (Bakara Sûresi, 275. Ayet)
Bu ayet bu kadar açık ve sarsıcı konuşurken, dünya niye hâlâ faizin çürük temelleri üzerinde dönmeye devam ediyor?
Sağlık, Evlilik ve Aile: Neden Emaneti Projeye Çevirdik?
Bedeni bir emanet değil de bozulduğunda tamir edilmesi gereken bir makine gibi görüyoruz. Şifa; sabretmeyi, dinlemeyi ve doğayı anlamayı gerektirirken, biz anında sonuç veren kimyasalların kölesi olduk.
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ “Hastalandığım zaman bana O şifa verir.” (Şu’arâ Sûresi, 80. Ayet)
Niye şifayı veren asıl gücü unutup sadece reçeteye bel bağlıyoruz?
Aynı mekanikleşme evliliklerimizde ve çocuklarımızda da var. Evlilikler "kalpler ısınsın" diye değil, "statüler eşleşsin" diye yapılıyor. Huzur arayan iki ruh; gelir belgesi, ev senedi ve emsal değerler arasında kaybolup gidiyor.
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً “Kendileriyle huzur bulmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza muhabbet ve rahmet koyması da O’nun delillerindendir.” (Rûm Sûresi, 21. Ayet)
Peki ya evlatlar? Niye bir çocuk doğar doğmaz, anne babanın tamamlayamadığı hayallerin taşıyıcısı, bir proje ilan ediliyor?
اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا “Mal ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür...” (Kehf Sûresi, 46. Ayet)
Süs olarak, emanet olarak verilen canlar, niye bencilce bir yatırım aracına indirgendi?
İş ve İbadet: Neden Ruhu Doyurmayan Rutinlere Teslimiz?
İş hayatı fıtrata hizmet etmiyor, ibadetlerimiz de kalbe dokunmuyor. Sabah aynı saatte başlayan ve insanı bir unvanın, bir maaş bordrosunun kölesi yapan sistemde, yetenek kapı dışarı edilirken sadece diploma geçer akçe sayılıyor.
قُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللّٰهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ “De ki: Çalışın, yapacağınız işleri Allah da, Resûlü de, müminler de görecektir...” (Tevbe Sûresi, 105. Ayet)
İbadetlerimiz de mekanikleşti. “Namaz vaktinde kılındı mı?” diye soruyoruz ama “Namaz kalbe ne bıraktı?” diye sormuyoruz.
اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ “Muhakkak ki namaz, kötülükten ve fenalıktan alıkoyar.” (Ankebût Sûresi, 45. Ayet)
Niye alıkoyması gereken bir ibadet, hayata, ahlaka ve vicdana hiç dokunmadan sadece bir rutin gibi yerine getirilip geçiliyor?
İlk İsyanın Kökeni: Kıyas Hastalığına Karşı "Rıza" Pusulası
Niye bu dünya bir sınav yeri olduğu hâlde, insan içine bu kadar isyan sığdırabiliyor? Çünkü isyanın ilk kelimesi bizden değil, İblis'ten kaldı: Kıyas.
O, “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın” diyerek emri tarttı, kıyasladı. İlk isyan, hakka teslim olan bir akıldan değil; nefsini ölçü alan bir kıyastan doğdu.
قَالَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَ قَالَ اَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ “(Allah) buyurdu: ‘Sana emrettiğim hâlde secde etmemene ne sebep oldu?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın.’” (A’râf Sûresi, 12. Ayet)
Bugün de hepimiz kendimizi bir başkasıyla, başka bir hayatla kıyaslayıp elimizdeki emaneti küçümsüyoruz. Oysa kıyasın karşısında unutulmuş, şifalı tek bir kelime var: Rıza.
رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ “Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır.” (Beyyine Sûresi, 8. Ayet)
Rıza, akıl dışı bir teslimiyet değil, yönünü kaybetmiş bir gönlün elindeki yegâne pusuladır. Kıyasın kırık dürbünüyle başkalarının hayatını izlemeyi bırakıp, rızanın huzuruna sığınmak zorundayız.
En Büyük Gerçek ve Asıl Soru: Sahi, Biz Niye Buradayız?
Doğum davetiyelerle kutlanırken, ölüm niye hep bir tabu gibi fısıltıyla anılır? Herkes “bir gün” der de, kimse “bugün olabilir” demeyi göze alamaz.
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ “Her canlı ölümü tadacaktır.” (Ankebût Sûresi, 57. Ayet)
Ölüm bu kadar kesinken, niye hayat bu kadar gafil akıyor? Toplum, zaman, siyaset, gelir, sağlık, eş, evlat, iş, din... Tüm bu "Niye"ler aslında tek bir koridora, tek bir büyük soruya açılıyor: Sahi, biz niye buradayız?
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 56. Ayet)
Cevap bu kadar net ve sarsıcıyken, biz hâlâ o asıl soruyu kendimize sormaktan korkuyoruz. Düşünmek lüks, akletmek tehlike, aramak zaman kaybı sayılıyor.
Bulan az, arayan daha az, soran ise yok denecek kadar az. Etrafımızdaki *“Niye?”*ler bir çığ gibi büyürken...
Biz hâlâ niye susuyoruz?