Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

İktidarın ağırlığı ve ahlâkın terazisi

İktidar, dışarıdan bakıldığında gücün yoğunlaştığı bir merkez gibi algılanır. Oysa içerden bakıldığında, daha çok bir ağırlık alanı olarak hissedilir. Bu ağırlık, yalnızca karar almanın sorumluluğundan değil; her kararın insanî bir bedel üretme ihtimalinden doğar. İktidar, insanı sürekli olarak ahlâk ile imkân arasında kurulan bir terazinin başında tutar. Terazinin dili sustuğunda, güç konuşmaya başlar.

Ahlâk ile iktidar arasındaki ilişki, Antik çağdan bu yana gerilimli bir bağ olarak düşünülmüştür. Aristoteles’in phronesis dediği pratik hikmet, tam da bu gerilimin içinde anlam kazanır. Çünkü iktidar, salt doğruyu bilmekle değil, doğruyu ne zaman ve ne ölçüde uygulayacağını sezebilmekle sınanır. Ahlâk, burada soyut bir ilke olmaktan çıkar; kararın yükünü taşıyabilme yeteneğine dönüşür.

Siyasal tarih, iktidarın ahlâkı çoğu zaman bir sınırlama olarak gördüğünü gösterir. Gücün genişlediği her yerde, ahlâk geri çekilmeye zorlanmıştır. Bu geri çekilme bazen güvenlik gerekçesiyle, bazen düzen kaygısıyla, bazen de başarı sarhoşluğuyla meşrulaştırılmıştır. Böylece ahlâk, kamusal hayatın taşıyıcı kolonlarından biri olmaktan çıkmış; bireysel vicdanın dar alanına sıkıştırılmıştır. Sonuç, siyasetle toplum arasında derin bir mesafe olmuştur.

Türkiye’nin yakın geçmişinde de benzer bir tablo uzun süre varlığını sürdürdü. İnanç, kimlik ve aidiyet, siyasal aklın taşıyamayacağı yükler gibi görüldü. Bu alanlar ya bastırıldı ya da denetim altında tutuldu. Bu nedenle siyaset, insanın iç dünyasına temas eden bir zemin olmaktan çok, onu şekillendirmeye çalışan bir mekanizma hâline geldi.

Erdoğan’la birlikte bu mesafenin bütünüyle ortadan kalktığını söylemek iddialı olur. Ancak ahlâkın, yeniden siyasetin tartı alanına girdiği bir dönem açıldığı da inkâr edilemez. Bu dönem, ahlâkın iktidarı yönettiği bir safiyet hâli değil; iktidarın ahlâk karşısında artık tamamen kayıtsız kalamadığı bir çekim alanıdır. Bu çekim alanı, gücü insanî sınırlara doğru zorlayan kırılgan ama anlamlı bir hat oluşturur.

Uzun süre iktidarda kalmak, yalnızca siyasî refleksleri değil, ahlâkî sezgileri de aşındırma riski taşır. Başlangıçta bedel ödemeyi göze alan irade, zamanla bedel ödetmenin kolaylığına alışabilir. Bu dönüşüm çoğu zaman gürültülü olmaz; sessizce gerçekleşir. Tam da bu noktada istikamet değil, daha derin bir kavram devreye girer; telos. Yani yürüyüşün nihai amacı. Telos kaybolduğunda, hareket devam eder ama anlam çözülür.

İktidarın en büyük yanılgılarından biri, kendi başarı anlatısına fazlasıyla inanmasıdır. Başarı, bir süre sonra eleştiriyi boğan bir zırha dönüşebilir. Oysa ahlâk, tam da başarı anlarında kendini hatırlatması gereken bir ölçüdür. Güce ulaşmak bir beceri olabilir; fakat gücü ahlâkî sınırlar içinde tutabilmek, gerçek bir bilgelik gerektirir. İlk Çağ’dan bugüne siyaset felsefesinin en zor sorusu budur.

İnsanı merkeze alan bir siyaset iddiası, insanın itirazını da merkeze almayı gerektirir. İtirazı yalnızca tehdit olarak gören bir iktidar, zamanla kendi toplumsal zeminini daraltır. Ahlâk, iktidara itiraz edebilme imkânını tanıyabildiği ölçüde canlı kalır. Aksi hâlde ahlâk, sadece hatırlanan ama işitilmeyen bir kelimeye dönüşür.

Bugün Erdoğan tercihini ahlâkî bir çerçevede savunulabilir kılan şey, kusursuzluk iddiası değildir. Asıl belirleyici olan, bu tercihin hâlâ anlam, yön ve amaç üzerinden tartışılabiliyor olmasıdır. Bu tartışmanın mümkün olması, ahlâkın bütünüyle siyaset dışına itilmediğini gösterir. Ancak bu durum kendiliğinden sürmez. Ahlâk, hatırlanmadığında hızla silinen bir iz gibidir. İktidar ise, sınırları hatırlatılmadığında doğal olarak genişler.

Bu nedenle sadakat, yalnızca koruyucu bir refleks olarak anlaşılmamalıdır. Gerçek sadakat, yükün ağırlaştığı anlarda terazinin dilini yeniden duyurabilme cesaretini de içerir. Ahlâk, iktidara en çok da bu noktadan temas eder; alkışın yükseldiği anlarda değil, sessizliğin ağırlaştığı zamanlarda.

Sonuçta mesele, iktidarın varlığı değil; onun hangi ölçüyle taşındığıdır. Ahlâk, iktidarı zayıflatan bir fazlalık değil; onu insanî kılan tek dengedir. Bu denge korunduğu sürece yürüyüş anlamlıdır. Denge kaybolduğunda ise en uzun yollar bile insanı yalnızca kendi etrafında dolaştırır. İktidarla özdeşleşen ya da iktidarı tercih eden seçmen kitlesinin ahlâki zaafiyeti iktidarın da ahlâki zafiyetidir. Biraz da ahlak sorgulamasını iktidarda değil seçmen kendinde aramalıdır. Siyasilerle olan kendini hatırlatıcı bağlarda bile menfaat yanıbaşımızda bağdaş kuruyorsa, Sebahattin Ali’nin “Şeytanımı yanımda taşıyorum” sözü bizlerde karşılık bulmaktadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.