Harput’ta Gönüller Birleşiyor: "Baş Koyanların" Adresi

13 SAFER: YOLA BAŞ KOYANLARIN ADRESİ

Harput'ta Bir Doğum Günü, Bir Emanet, Bir Toprak

— ✦ —

Bir kapıdan geçeriz. Küçücük bir kapı, bir mescidin yan tarafında, kayalara gömülü. Eğilmeden geçemeyiz. İçeri girdiğimizde ışığın azaldığını hissederiz, sesin azaldığını, nefesimizin bile hafiflediğini.

Camekânın üzerinde yeşil bir örtü görürüz. Kaldırıldığında yedi asırdır çürümemiş bir beden buluruz karşımızda. Eller, ayaklar, tırnaklar... zaman bu bedene hiç dokunmamış gibidir.

Ama başın ayrı durduğunu fark ederiz.

Bir zamanlar oradan ayrılmış, sonra geri konmuş. Selçuklu'nun mücahit kumandanı, aynı zamanda büyük bir veli: Arap Baba. “Kılıçla geldik, kalemle gideceğiz” derdi, diye rivayet ederiz birbirimize. Harput'un fethinde kılıç kuşandı, sonra kürsüde vaaz verdi. Vefat tarihini bile bilmeyiz. Sadece bedeni kaldı bize, asırlarca.

— ✦ —

Bir söz taşırız dilimizde: Baş koymak.

Sıradan bir fedakârlık saymayız bunu. Bir davaya, bir yola, bir emanete kendimizi öyle teslim ederiz ki, bedelini başımızla ödemeyi bile göze alırız.

Rabbimiz bize şöyle seslenir:

إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَىٰ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

"Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cennet olmak üzere satın almıştır."

Tevbe Sûresi, 9:111

Satın alınan bir canımız vardır. Bir bedel öderiz. Ve bu bedeli ödemeye razı olduğumuzda, tarih boyunca hep bir yer buluruz kendimize. Bir adres.

Harput, bizim için bu adreslerden biridir.

Bu toprağın hafızasını dört bin yıl geriye götürürüz.

Hurriler kurmuş, Urartular sağlamlaştırmış, Romalılar sınır kalesi yapmış bu kayalıkları. Ama biz asıl kimliğini İslam'la buluruz. 1516'da fetihten sonra Harput bir daha hiç eskisi gibi olmadı; kırk medrese, on cami, sekiz kütüphane, darü'l-hadis, darü'l-hattat, darü'l-kurrakurulduğunu görürüz bu kayaların üzerinde.

Selçuklu döneminin büyük mutasavvıf-filozofu Şihabeddin Sühreverdî, Harput için tek bir tabir kullanmıştı, biz de onu tekrarlarız: “Makarr-ı Ulema” deriz, ulemanın karargâhı. Başka bir isimle de anarız: Dârü'l-Feyz, feyzin yurdu.

Kıraat alimlerini burada yetiştiririz, icazeti burada veririz. Ticaret kervanları Basra'dan Bağdat'tan geçip buradan Sivas'a uzanırken, ilim de aynı yollardan akar bize.

Sonra 1834 gelir. İdari merkezi ovadaki yeni şehre taşırız. Harput'un stratejik önemini kaybettiğini görürüz, nüfusunu aşağı indiririz, medreselerini boşaltırız. Bugün neredeyse ıssız bir harabe buluruz orayı.

Ama bir şehri ulemanın karargâhı bilmişsek, feyzin yurdu bilmişsek, o unvanı idari bir kararla silemeyiz biz. Sadece derinlere çekildiğini görürüz. Sessizleştiğini. Beklediğini.

Bu yıl, bu topraklarda bir başka anmaya hazırlanırız.

Doğumlarının yıl dönümü yaklaşır. Bir ömür boyu tebliğ ve irşad için başını ortaya koymuş, gençliğini, sağlığını, en sonunda canını bu yol için vermiş Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi'yi anarız.

O da “kılıçla değil kalemle” derdi bize. Hutbelerle, sohbetlerle, dergilerle, radyolarla. Kürsüde, kasette, okuduğumuz sayfalarda ehr şekilde başını ortaya koydu. Son yolculuğunda, binlerce kilometre uzakta bir kazada, o baş da bu dünyadan ayrıldı bizden.

Ama Rabbimiz başka bir şey öğretir bize bu yolda gidenler için:

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا ۚ بَلْ أَحْيَاءٌ عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar."

Âl-i İmrân Sûresi, 3:169

— ✦ —

Bir silsile taşırız bu yolda.

Hocamızın hocası vardır, onun da hocası. Bir zincir kurarız geriye doğru, halka halka, ta ki bir isme varana kadar: Efendimiz (s.a.v.).

Bu, Kur'an ve Sünnet çizgisidir bize göre. Her halka, kendinden önceki halkaya bağlanır; kimse kendi başına konuşmaz, kimse kendinden bir söz uydurmaz. Sözü Kitap'tan alırız, yolu Sünnet'ten çizeriz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize şöyle buyurur:

العُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ

"Âlimler peygamberlerin vârisleridir."

Ebû Dâvûd, İlim, 1

Ama bir de soy taşırız, derler bize aramızda. Bu Hocaefendi'nin dedelerinin Buhara'dan gelip Çanakkale'ye yerleştiği, nesebinin Hz. Hüseyin Efendimiz'e dayandığı rivayet edilir.

İki çizgi buluruz böylece aynı noktada birleşen.

Biri ilmin silsilesi, biri kanın silsilesi.

Biri Kur'an ve Sünnet'ten gelir, biri Ehl-i Beyt'ten.

İkisi de aynı yere çıkar bizce: Rasûlullah'a.

İşte bu yüzden başını ortaya koyarken yalnız değildi. Hem bir mirasın vârisiydi, hem Rasûl soyundan gelen bir yolun izindeydi.

— ✦ —

O sabah Harput'a kimlerin geldiğini tam bilemeyiz.

Biri İstanbul'dan kalkar, biri Konya'dan, biri belki hiç tanımadığımız bir şehirden. Aralarında akrabalık yoktur, iş bağı yoktur, aynı sokakta oturmamışlardır. Birbirlerini hiç görmemiş, hiç duymamış olabilirler.

Ama aynı saatte, aynı yöne yürüdüklerini görürüz.

Kimi kırk yıldır o dersleri dinlemiştir, kimi daha dün bir kayıttan tanışmıştır. Yaşları ayrı, meslekleri ayrı, şehirleri ayrıdır.

Tek ortak noktalarını buluruz: BİR İSİM, BİR HATIRA, BİR BAĞLILIK , BİR DAVA.

İşte bu yüzden Harput'a yürürüz. Başlarımız bir araya toplanmaz sadece; gönüllerimiz bir araya toplanır.

— ✦ —

Efendimiz (s.a.v.) bir gün cemaatine döner ve şöyle buyurur:

إِنَّ مِنْ عِبَادِ اللَّهِ عِبَادًا لَيْسُوا بِأَنْبِيَاءَ وَلَا شُهَدَاءَ يَغْبِطُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ وَالشُّهَدَاءُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِمَكَانِهِمْ مِنَ اللَّهِ

"Allah'ın öyle kulları vardır ki ne peygamberdirler ne şehid, ama kıyamet günü Allah katındaki makamlarına peygamberler ve şehidler gıpta eder."

Ashab sorar: “Ya Resulallah, kimlerdir onlar, bize tarif et de sevelim.” Efendimiz cevap verir:

هُمْ قَوْمٌ تَحَابُّوا بِرُوحِ اللَّهِ عَلَى غَيْرِ أَرْحَامٍ بَيْنَهُمْ وَلَا أَمْوَالٍ يَتَعَاطَوْنَهَا

"Onlar, aralarında akrabalık bağı ve alışveriş edecekleri bir mal olmaksızın, sadece Allah için birbirini seven kimselerdir."

Ebû Dâvûd, Büyû', 76

Bunu okuduğumuzda anlarız: bir insanın Hakk'a yakınlığının en büyük göstergesi, kiminle akraba olduğu, kime ne borçlu olduğu değildir. Hiçbir çıkarı olmadan sevebilmesidir.

Harput'a yürüyen o muhibban, birbirini hiç tanımadan seven o gönüller, bize bu müjdeyi hatırlatır. Bir veli zatın Peygamber müjdesine nail oluşunun en büyük delilini, işte orada, o sabah, o kalabalıkta görürüz.

Peygamber Efendimiz bize bir de şunu söyler:

الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا

"Mü'min mü'mine bina gibidir, birbirini destekler."

Buhârî, Salât, 88

Bir bina düşünürüz: taşları birbirini tanımaz, ama birbirini tutar. İşte o sabah Harput'ta kurulanı da böyle bir bina biliriz.

— ✦ —

Arap Baba'nın bedenini yedi asırdır bozulmamış buluruz.

Ama bozulmayan asıl şeyin ceset olmadığını anlarız.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize şöyle buyurur:

إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ: صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ، أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ، أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ

"İnsan öldüğü zaman ameli kesilir; ancak üç şey müstesna: sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, kendisine dua eden sâlih evlat."

Müslim, Vasiyyet, 14

Ölümün bir baş alabildiğini biliriz. Ama bıraktığı ilmi, bıraktığı talebeyi, ardından okunan duayı alamadığını da biliriz.

Selvi Nine bir baş kesmiş, sonra geri koymuştu; toprak ancak öyle durulmuştu. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi bir ömür başını ortaya koydu; ardında kalan ilim ve talebe onu geri koyar bize, her yıl, her anmada, her yeni okuyan gönülde.

Harput bunu bilir. Bu yüzden yüzyıllardır başları toplar, kaybetmez.

Baş nereye konmuşsa, orada hâlâ bir derinlik ararız.

— Ferhanca

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.