Ahmet Şükrü KILIÇ

Ahmet Şükrü KILIÇ

Erdoğan tercihimizin ahlâkı

Siyasî tercih, çoğu zaman sayılarla, kazanımlarla ve sonuç tablolarıyla anlatılır. Oysa bazı tercihler vardır ki, rakamların soğuk diliyle kavranmaz; onlar daha çok bir hâlin, bir duruşun, zamanla billurlaşan bir vicdan titreyişinin izini taşır. Böyle tercihler, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin iç düzenini ele verir. Erdoğan tercihi de bu bağlamda, salt bir politik yönelişten ziyade, uzun süre bastırılmış bir varoluş talebinin kendine alan açma çabasını, karanlıkta yönünü arayan bir bilincin sabaha doğru ilerleyişini çağrıştırır.

Modern siyaset, gücü çoğu zaman mekanik bir aygıt gibi ele alır. Oysa güç, insanın iç dünyasına temas etmediğinde kalıcı bir karşılık üretmez. Meşruiyet yalnızca hukukun sınırlarında değil, insanın kendi içinde kurduğu kabul zemininde anlam kazanır. Bir liderin ağırlığı, alınan kararların toplamından çok, toplumun hafızasında bıraktığı izin derinliğiyle hissedilir. Erdoğan’ın siyasî varlığı da, bu izin nerede yoğunlaştığına bakılarak anlaşılabilir. Bu iz, korkunun yerini yavaş yavaş cesarete, çekingenliğin yerini ise kendini ifade edebilme imkânına bıraktığı bir zihinsel iklimin izidir.

Bu ülkede uzun yıllar boyunca siyaset, yukarıdan kurulan bir mesafenin içinden yürüdü. İnsan, çoğu zaman dikkate alınan bir özne değil; düzenlenmesi gereken bir kalabalık olarak algılandı. İnançlar kamusal alandan geri çekildi, hafıza aşındırıldı, aidiyet duygusu görünmez kılındı. Erdoğan’la birlikte bu iklimin tek hamlede dönüştüğünü söylemek gerçekçi olmaz. Ancak siyasetin yöneliminde, insanın yüzüne daha fazla dönmeye başlayan bir eşik de göz ardı edilemez. Bu temas kusursuzluk iddiası taşımıyordu; buna karşılık sahiciliğin izlerini içinde barındırıyordu. Sahicilik, siyasette nadir rastlanan bir berraklıktır; cam gibidir, hem gösterir hem de kırılma ihtimalini içinde taşır.

Bu kırılganlık, bir zaaf olarak değil; insanî olana yakınlığın doğal bedeli olarak okunabilir. Kusursuzluk vaadiyle kurulan yapılar, çoğu zaman insanı dışarıda bırakır. Hata ihtimali taşıyan yürüyüşler ise insanı merkeze alır. Erdoğan’ın temsil ettiği siyasî hat da, bu nedenle bütünüyle donuklaşmamıştır. Çünkü bu hat, teorik bir modelden çok, hayatın içinden süzülmüş bir tecrübenin izlerini taşır. Gündelik varoluşa temas eden her siyaset, ister istemez umutla, hayal kırıklığıyla ve beklenmedik sınavlarla örülür.

Eksiklik meselesi tam da bu noktada anlam kazanır. Eksiklik, siyasetin değerini iptal eden bir unsurdan ziyade, onun ağırlığını ve riskini görünür kılan bir işarettir. İlke ile menfaat arasındaki gerilim, her uzun yürüyüşte kendini hissettirir. Bu gerilimde yanlış adımlar atılabilir, yön duygusu zaman zaman bulanıklaşabilir. Ancak tökezleme, her durumda istikamet kaybı anlamına gelmez. İstikamet, aktörlerin kusursuzluğundan çok, taşıdığı anlamın derinliğine yaslandığında ayakta kalır. Anlam zayıfladığında ise en doğru hamleler bile karşılıksız kalır.

Ahlâk, siyasette bir süs unsuru değil; üzerinde durulan zemindir. Bu zemin aşındığında, elde edilen başarılar bile içi boş bir gösteriye dönüşür. Erdoğan tercihinin ahlâkî bir boyut taşıdığına dair kanaat de burada şekillenir. Bu tercih, yalnızca kazanmanın sağladığı geçici rahatlıktan değil; bedel ödemenin öğrettiği sabırdan beslenmiştir. Sadakat, bu bağlamda bir alışkanlık refleksi değil; geçmişi unutmadan geleceği terk etmemeyi göze alan bir vefa bilinci olarak belirir.

2026 yılına yüklenen anlam da, takvim yapraklarının dar çerçevesini aşar. Bu tarih, bir ülkenin kendine dair iddiasını diri tutup tutamayacağının sessiz bir sınaması gibidir. Lider ülke olma iddiası, başkalarının çizdiği rotalarda ilerlemekten çok, kendi yolunu açabilme iradesiyle ilgilidir. Bu yol her zaman açık ve aydınlık olmaz; sisli ve engebeli anlar da barındırır. Ancak yolun varlığı, yürüyenin bilincini koruyabilmesiyle mümkündür. Bilinç, siyasetin en sessiz ama en belirleyici taşıyıcısıdır.

Yürekle bedenin aynı istikamette buluşması, duygusal bir taşkınlık değil; uzun bir tecrübenin damıttığı berrak bir farkındalıktır. Bu buluşma, insanı kalabalığın içinde eritmez; onu sorumluluğun merkezine yaklaştırır. Devletin yeniden insanın haysiyetine yaslanma arayışı, yüksek sesli ilanlardan çok, gündelik hayatın olağan akışı içinde kök salan sessiz bir dönüşüm olarak okunabilir.

Bu satırlar bir savunma metni olma iddiası taşımaz. Aynı şekilde doğrudan bir çağrı da değildir. Daha çok, bir duruşun zaman içinde aldığı şekli kayda geçirme çabasıdır. Bu duruşun ahlâkî boyutu, kendini mutlaklaştırmasından değil; bilinci diri tutma gayretinden beslenir. Gerçek sadakat, yük hafifken değil, ağırlaştığında anlam kazanır. Çünkü billur olan, ışığı yalnızca parlak anlarda değil, karanlıkta da kırmadan taşıyabilendir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.