Bünyamin KURT
Epstein Bağlantılı B. Gates vb.nin "Nükleer Teknoloji Transferi" Masalına Neden İnanmamalıyız?
-NGS (Nükleer Güç Santrali) ile "Nükleer teknoloji öğreneceğiz, Atom Silahı Yapacağız" Yanılgısı Neden Doğru Değil? Bilimsel verilerle açıklıyoruz:
Enerji bağımsızlığı tartışmalarında sıklıkla pompalanan en büyük yanılgılardan biri, yabancı bir devlet şirketine nükleer santral kurdurmanın o ülkeye "nükleer teknoloji kazandıracağı" ve hatta gizliden gizliye "nükleer silah" kapasitesi yaratacağı argümanıdır. Ancak mühendislik, ekonomi ve uluslararası ilişkiler disiplinlerinin gerçekleri, bu hamasi kurguyu tamamen çürütmektedir.
1. Nükleer Teknoloji Transferi İllüzyonu: Mülkiyet ve Bağımsızlık Çelişkisi
Nükleer enerji ekosistemi kurmak ile sınırlarınız içinde nükleer santral işletilmesine alan tahsis etmek birbirinden tamamen farklı iki olgudur. Bunu basit bir analojiyle açıklamak gerekirse; son model bir yolcu uçağı satın alıp pilotlarınızı o uçağı uçurmak üzere eğitmek, size o uçağın jet motorunu tasarlamayı veya aerodinamiğini üretmeyi öğretmez. Sadece iyi bir "kullanıcı" veya "müşteri" olmanızı sağlar.
Yabancı teknolojiyle kurulan bir santral inşaatında yerel piyasada ancak "çevresel" bir kapasite gelişebilir. Mühendisler kontrol odası rutinlerini öğrenebilir, inşaat şirketleri nükleer kalitede beton dökmeyi tecrübe edebilir. Ancak nükleer teknolojinin asıl katma değerini ve stratejik gücünü yaratan çekirdek unsurlar; reaktör tasarımı, nötron fiziği hesaplamaları, ileri metalürji ve nükleer yakıt çevrimi (uranyum zenginleştirme) tedarikçi ülke tarafından ticari sır olarak sıkı sıkıya korunur.
2. Ford Örneği: Kaporta Üretmekle Motor Teknolojisine Sahip Olmak Arasındaki Fark
Nükleer teknoloji transferi illüzyonunu en net şekilde anlamak için Türkiye'nin yarım asrı aşan otomotiv sanayisi tecrübesine bakmak yeterlidir. Amerikan otomotiv devi Ford, 1960'lardan bu yana Türkiye'de (Ford Otosan) üretim yapmaktadır. Bugün Türkiye'deki fabrikalarda yüz binlerce araç üretilmekte, monte edilmekte; koltuğundan camına kadar pek çok alt parça yerli tedarikçilerden sağlanmaktadır.
Ancak aradan geçen 60 yılı aşkın süreye rağmen, o aracın kalbi olan "çekirdek motor teknolojisi", yanma odasının patentleri veya şanzımanın derin mühendislik fikri mülkiyeti Türkiye'ye "transfer" edilmemiştir. Türkiye çok başarılı bir montajcı ve üretici üssü yapılmış, ancak hiçbir zaman Ford'un fikri mülkiyetini (IP) alarak bağımsız bir rakip motor markası yaratamamıştır.
Durum bu kadar açıkken; 60 yıllık ticari bir ortaklıkta standart bir içten yanmalı motorun çekirdek teknolojisini dahi öğretmeyen küresel sistemin, mülkiyeti ve işletmesi tamamen yabancı bir devlete (Akkuyu NGS Rusya'ya) ait olan ticari bir nükleer santral kurarak, dünyanın en stratejik ve gizli teknolojisi olan "nükleer reaktör tasarımını ve fiziki sırlarını" bize altın tepside sunacağını beklemek tam bir saflıktır. Otomotivde kaporta veya koltuk kılıfı üreterek motor teknolojisi öğrenilmediği gibi, nükleer şantiyeye beton dökerek ve taşeronluk yaparak da nükleer teknoloji öğrenilmez.
3. Akkuyu Örneği: Hostes Eğitmeye mi, Yoksa Uçak Üretmeye mi Benziyor?
Özellikle Akkuyu örneğinde olduğu gibi dünyada eşine az rastlanan "Yap-Sahip Ol-İşlet" (Build-Own-Operate) modeliyle inşa edilen projelerde, santralin mülkiyeti Türkiye'ye değil, Rus devlet şirketi Rosatom'a aittir. Burada uçak alma ve pilot eğitme gibi bir durum dahi söz konusu değildir. Rusya, kendi uçağında (Akkuyu) bize sadece "hosteslik" eğitimi verecektir. Çünkü anlaşma metninde Türkiye'ye yönelik bir "çekirdek teknoloji transferi" yoktur.
Mülkiyetin devredilmediği bir kurguda, bağımsız ve yerli bir "nükleer reaktör yapma" ekosistemi kurulması hukuken ve fiziken imkânsızdır. Bağımsız bir ekosistem, ancak Güney Kore’nin 1980'lerde yaptığı gibi devasa Ar-Ge bütçeleri ayırarak ve anlaşmalara "ağır teknoloji transferi ve ortak tasarım" şartı koyarak kurulabilirdi. Ancak yapılmak istenen sonraki NGS santrallerinde sözleşmeye böyle şartlar konsa dahi, bunun bize faydasından çok zararı olacaktır. Nedenleri ise aşağıdadır:
4. Nükleerin Çöküşü: Batmakta Olan Geçmişin Teknolojisine Yatırım Yapma Yanılgısı
Diyelim ki ağır bedeller ödeyerek Güney Kore gibi bu teknolojiyi öğrendik; peki dünyada pazar payı sürekli daralan, hantal ve devasa maliyetli bu teknolojiyi bugün sıfırdan "yerlileştirmeye" çalışmanın getirisinden çok zararı olmaz mı? Cevap net bir evettir.
Son 20 yılda nükleerin küresel elektrik üretimindeki payı yarı yarıya erimiş, birincil enerji tüketimindeki payı %4, elektrikteki kapasite payı ise %3’e doğru gerilemiştir.* Çünkü Nükleer maliyetleri genelde sürekli artmıştır. Güneş ve rüzgâr maliyetleri son 10 yılda %90 oranında düşmüşken, Batarya vb. depolama teknolojisi ürün fiyatları süper azalmışken, maliyeti sürekli artan tek enerji kaynağı nükleerdir. Batı dünyasında (ABD, Fransa, Finlandiya) yeni nükleer santral inşaatları bütçelerini 3-4 kat aşarak ve 10-15 yıl gecikerek tam bir ekonomik karadeliğe dönüşmüştür.
Dahası, enerji piyasaları artık merkezi, devasa ve 7/24 aynı kapasitede çalışmak zorunda olan 1200 MW'lık hantal reaktörler istemiyor. Piyasa artık rüzgâr esmediğinde anında devreye girecek, güneş açtığında hemen devreden çıkacak esnek ve dağıtık sistemler (Batarya Enerji Depolama Sistemleri - BESS) istiyor. 2026 yılı dünyasında, batmakta olan bir sektöre yatırım yapıp "nükleer ekosistem" kurmaya çalışmak, yenilenebilir enerjinin yarattığı asıl devrimi kaçırmak anlamına gelir.
5. SMR (Küçük Modüler Reaktör) Masalı ve Yeni Bağımlılık Tuzağı
Büyük santrallerin maliyetleri altında ezilen nükleer lobisi, son dönemde piyasaya yeni bir illüzyon sürmüştür: SMR (Küçük Modüler Reaktör). Epstein ağı gibi karanlık yapılarla şaibeli ilişkileri ortaya dökülen Bill Gates gibi milyarderlerin, vitrinde "iklim savaşçısı" rolü oynarken, kapalı kapılar ardında kendi patentli SMR şirketlerini (örn. Bill Gates’e ait TerraPower) dayatmaları büyük bir ikiyüzlülük krizidir.
Bill Gates ve benzerlerinin sürekli yaptıkları nükleer propagandalarının arkasında yatan asıl neden, bizim gibi ülkelere teknoloji ihraç etmekten değil, nükleer endüstrinin ayakta kalabilmek için müşteri bulmaktır. Ve de nükleer pazarda Türkiye vb. ülkeleri çok uzun süre uranyum yakıtında kendilerine bağımlı yapma, sömürge amacındadırlar.
İşin mühendislik gerçeği ise bu pazarlama propagandasını net bir şekilde çürütmektedir:
• Ortada Çalışan Ticari SMR Yok: SMR devriminin "bayrak gemisi" olarak sunulan ve milyarlarca dolar fonlanan ABD merkezli NuScale projesi, maliyetlerin astronomik seviyelere çıkması nedeniyle 2023'te resmen çökmüş ve iptal edilmiştir.
• Yazıcı-Kartuş Tuzağı: Birçok SMR tasarımı, standart santrallerden farklı olarak dünyada sadece birkaç tekelin elinde olan HALEU (Yüksek Oranlı Düşük Zenginlikli Uranyum) yakıtına ihtiyaç duyar. Tıpkı ucuz yazıcı alıp pahalı kartuşa mahkûm olmak gibi, bu teknoloji de ülkeleri yabancı tedarikçinin insafına on yıllarca kilitlemeyi hedefler. SMR lobisinin asıl amacı, ortada olmayan yada kendini ispatlamamış bir teknolojiyle zaman kazanarak güneş (GES), rüzgar (RES), Su (HES) ve batarya depolama sistemlerine ayrılacak devasa teşvikleri kendi projelerine hortumlamaktır.
NGS ile "Nükleer Silah Teknolojisi öğreneceğiz" iddiası ise ya bilgisizlik yada koskoca bir aldatmaca: Buna da başka bir yazımızda değineceğiz inş.!
Kaynak: *https://ember-energy.org/data/electricity-data-explorer/?data=capacity&fuel=nuclear&metric=pct_share