Cem MURAT
Bir Sömürge Tuzağı: Milliyetçilik Masalı
"Teşbihte hata olmazmış; bizim bedenimiz Türk ise ruhumuz İslam’dır. Beden fani, ruh ise bakidir."
İnsan doğacağı coğrafyayı, damarlarında dolaşan kanı ya da annesinin konuştuğu dili seçemez. Doğuşla gelen, kişinin iradesi dışında gerçekleşen bu aidiyetler övünç vesilesi kılınamaz; zira kibre veya bir başka kavmi küçümsemeye evrilen her duygu, insanı kendi öz kaynağına yabancılaştırır. Bizler elbette Türk olduğumuz için gurur duyarız; ancak bu gurur, kavmiyetçilik hastalığına hiç dönmemiştir.
Nitekim tarihin şahidi olduğu üzere bu millet, nerede bir mazlum görse dinini, dilini, ırkını gözetmeden el uzatmayı insanlığın bir gereği saymıştır.
Fakat modern çağ, insanoğluna elinde olmayan özellikleri birer kimlik hiyerarşisi olarak sunmayı başardı. İşte tam bu noktada sormak gerekir: İnsan, kendi iradesiyle seçmediği bir unsuru, kendi özgür iradesiyle seçebileceği ve üzerine bir hayat kurabileceği ulvi bir hakikatin önüne neden koyar?
Milliyetçilik akımı, Batı’nın kendi iç feodalizmini aşmak ve ulus devletlerini inşa etmek için ürettiği bir reçeteydi. Ancak bu reçete, İslam coğrafyasına ihraç edildiğinde bir birleştiriciye değil, yıkıcı bir kimyasal çözücüye dönüştü. Batı’yı ölçek olarak büyüten milliyetçilik, Müslümanları ise parçalayarak küçülttü.
19. yüzyılda Giuseppe Mazzini’nin yön verdiği Genç İtalya (Giovine Italia) hareketi, "L'Italia agli Italiani" (İtalya, İtalyanlarındır) sloganıyla yola çıkmıştı. Bu model, kısa sürede İngiliz ve Fransız emperyalizminin Doğu’yu parçalama aparatına dönüştü.
• Mısırlı ulusalcıların arka planındaki İngiliz diplomat Wilfrid Blunt, Mısır’da "Mısır, Mısırlılarındır" narasını attırıyordu.
• Mazzini’nin yol arkadaşı Garibaldi’nin oğlu Ricciotti, Balkanlar’da "Arnavutluk, Arnavutlarındır" söylemini organize ediyordu.
• Bu yapıyı model alarak kurulan Jön Türkler ve İttihatçı zihniyet ise aynı ezberi merkeze taşıyarak "Türkiye, Türklerindir" sloganına sarılıyordu.
Sonuç ne oldu? Asırlarca aynı çatı altında, aynı kıbleye yönelen halklar; zihinlerine ekilen bu fitne tohumlarıyla birbirine düşman edildi. Üstelik bu tarlalar tek taraflı sürülmedi. Bize Arap’ı, Arap’a bizi "öteki" olarak kodlayan oryantalist akıl, iki sevgilinin arasına ayrılık tohumlarını ustalıkla serpti.
Osmanlı İmparatorluğu'nu altı asır boyunca ayakta tutan ve farklı dinlerden, milletlerden insanları tek bir adalet şemsiyesi altında birleştiren güç kavmiyetçilik değil, millet sistemi ve İslam’ın adalet anlayışıydı. Osmanlı, yükselme döneminde milliyetçilik fikrine itibar etmediği için bir cihan devleti olabildi. Bu kuşatıcı güzellik, gayrimüslim toplumları dahi cezbetti ve asırlarca bu adalet düzenine tebaa olma arzusunu canlı tuttu.
Oysa bugün dünya nüfusunu baz aldığımızda dahi en büyük birleştirici küme dindir. İnanç bağının oluşturduğu nüfus ve potansiyel güç, sınırlarla çizilmiş her ülkeden daha büyüktür. İslam, "Müslüman Müslümanın kardeşidir" diyerek kan bağının çok ötesinde, ruhi ve sarsılmaz bir bağ kurmuştur. Kardeşlikten daha ileri, daha samimi bir yakınlık ve muhabbet tesis etmek mümkün müdür?
Milliyetçilik; coğrafi sınırları zihinlere kazıyan, insanı elinde olmayan şeylerle sınırlandıran bir hapishanedir. Oysa Müslümanlık, kişinin iradesiyle seçebileceği, evrensel bir duruştur. Dikkat edilmelidir ki; milletini seçemezsin ama safını seçebilirsin.
Bu hakikatin en yalın ve en evrensel ilanı, Resûlullah Efendimizin (S.A.V.) Veda Hutbesi'nde insanlığa bıraktığı manifestoda saklıdır:
"Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır... Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz."
Batı'nın "böl, parçala ve yönet" tuzağına düşüp, kendi öz ruhumuzu fani bedenlere kurban edemeyiz. Bedenimiz toprağa dönecek, fani olan her şey gibi yok olup gidecektir; fakat ruh, baki kalacaktır.
Coğrafyamızı kan gölüne çeviren, Müslümanları küçültüp parçalara bölen ithal fikirleri bir kenara bırakma vakti gelmiştir. Bizi biz yapan; geçmişteki adaletimiz, merhametimiz ve ümmet bilincimizdir. Safımızı seçerken fani olanı değil, baki olanı; seçemediğimiz sınırları değil, kendi irademizle sarıldığımız hakikati tercih etmek zorundayız.