Mehmet KAÇAR
UZUN BİR NÖBETTE NÖBET YERLERİNİ KAYBETMEDEN BEKLEYENLERDEN OLDUK!
Ortaokul bitti, Konya merkez İHL’de parasız yatılı olarak eğitime başladık. Bize burada İslâmiyet’in nöbetçisi olacağımızı öğrettiler. O gün bu gündür, gücümüz yettiğince up uzun yolu olan bir nöbeti tutmanın gururunu doya doya yaşamaya devam ediyorum. Bize o gün ümmetin umudu olmak ve bu yolda yürümek, bu yolun yorucu, virajlı, dikenli ve zorlu olacağını yarı yolda pes etmemek gerektiği lisanı hal ile anlatılmıştı. Bu nöbette, şehir şehir gezmek, köy köy dolaşmak ve oralar da İslâmiyet’in nurunu anlatmak vardı. Bu amaç uğruna Türkiye'nin son yirmi yılı hedefe yürünerek geçildi ve başarılı adımlar atıldı. Bundan rahatsız olanlar sürekli darbe çığırtkanlığı yaptılar. Yani her fırsatta İslam’ı yaşayıp onu anlatmak görevi boynumuza yüklenmiş zor ama zor olduğu kadar da tatlı olan bir görev olarak yüklenirken, bu yükü her yerde ve her fırsatta anlatmamız istenmişti. Bu nöbette ev ev, sokak sokak gezilecek ve onların gönüllerine hitap edilecekti.
Bu nöbet görevini alanların bir kısmı görevlerini ve görev yerlerini terk ettiler. Yani anlayacağınız okçular tepesini terk edenler oldu ve bunlar önlerine atılan kemiklerin, paylarına düşen ganimetlerin, dünyalıkların peşinde koşar oldular. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplamaya yetişebildik. Amma nöbet yerimizi kaptırmadık ve aynı nöbeti tutmaya sadece rıza için var olduk. Bu nöbet esansında bizler ne evlerimizin içini korumayı başarabildik, nede sulbümüzden gelen nesillerimizi kendi safımıza çekebildik. Hatta onların yoluna revan olduk ve orada yürürken batılın cephesine kaydığımızı bile fark etmedik. Kaydımızı yaptırdık. Durum böyle olunca da hemen hemen kendimizden başka tüm köşe başlarını onlara kaptırmış olduk.
Kimimiz dalgalı denizlerden batmadan karaya ulaşınca, yolunda yürümeye söz verdiğimiz Allah’ı unuttu. Ve ne gemide verdiğimiz sözümüzü tutabildik ne de karada adam gibi durabildik. Kimimiz bahçe sahiplerinin imtihanına tutuldu, kimimiz de paranın, evladın, erkek veya kadının imtihanına girdik ve cevaplarını bir türlü doğru olarak veremedik ve sınıfta çaktık. Sonuç tövbe edip sınıf tekrarına razı olduk. Oysa dünya mahsulünü kimseye göstermeden toplayıp sıvışacaktık, hedefte bu vardı. Büyük bir musibet olan ve tedavisi olmayan dünyevileşme hastalığına tutularak o mahsulü de derleyemedik. Bizim bu aşağılara sürüklenen durumumuzu kimselerde fark etmedi ve görmeye de tenezzül etmediler. Sonuçta nöbet yerimize çıkarkenki halimizi korurken nöbet yerimiz hariç her şeyimizi kaybettik ve dünyaya yenildik gitti.
Kimimiz bulaşıcı ve amansız bir “vehn” hastalığına yakalandı ve bu yolda kendini kaybetti. Yolun dikenlerinden biriside buydu. Dünya sevgisi ve dünyayı terk etmek yani ölmek korkusu sarıp sarmaladı tüm yüreğimizi. Bu yolda yürürken, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet, ne erkek, ne kadın ne varsa topladık bu yolun içerisi ve kenarlarından. AVM’lerin, lüks İslâmi otellerin, milyarlık iftar sofralarının, içkisiz tatil sitelerindeki israfın pençesinde tükenip gittik ve ötekilerden çok bir farkımız kalmadı.
Dünyamızı suya kandıran bir tufandaki çer çöp gibi bir o yana bir yana sürüklenip durduk. Müslüman’ın adını duyunca korkudan titreyen düşmanlarımızın kalbinden Allah, Müslümanların korkularını söküp aldı ve bizden korkmaz oldular, aksine bizler onlardan korkar olduk.
Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahretimizi de kaybetme riski ile karşıya kaldık. Bu riski de nöbet yerini terk etmedik diyerek yaşamaktayız.
Kimiz de Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edilmeye devam edilmekteler bu yolda… Yani sel onları da vurmuş durumda. Bu yolda yürürken, susuzluğumuzu giderecek kadar su içip yolumuza devam edecektik. Olmadı, o su bizi kandırdı ve kana kana, aksıra aksıra, tıksıra tıksıra bu sudan içmeye devam ediyoruz. Oysa o su bizim bedenimiz için oldukça zehirli bir su olarak önümüzde durmakta. Bu yolda yürürken ayaklarımız ne yolda sabit kalabildi, nede gökten üzerimize bir sabır yağmuru yağdı. Dizlerimizin bağı çözüldü. Bizim bu zalimlerle, bizleri zehirleyen kalabalıklarla baş edecek, onları şu anda alt edecek bir takatimiz de kalmadı. Ayakta dururken bile titrer hale geldik. Kısaca anlatmak istediğimiz şudur bizler bu medeniyet canavarı karşısında yenik düştük. Bizim günümüz firavunlarıyla ve zalimlerlerle bu ortamda yaşmaktan kaçacak gücümüz dahi kalmadı. Biz bu medeniyet diye isimlendirdikleri canavarı yeneriz diyecek gücümüz dahi kalmadı. İzzetimizi, onurumuzu, şerefimizi, kardeşliğimizi, yardımseverliğimizi kaybettik.
Kimimiz bugünün Samiri’leriyle karşılaştı bu yolda ve onlardan yardım alır oldu. Buzağıların peşine takılmayın denilen ikazlara kulaklarını tıkayıp onunla yol arkadaşı oldular. Sahte böğürtlenlerin, göz kamaştıran parıltıların, sonbahardaki altuni rengin büyüsüne aldanıp dosdoğru olan yoldan çıktılar. Yola çıktıklarımızı, bu yolda bulduğumuz buzagı sahipleri ile değiştirdik. Düşmanlarımızı kendimize kurtarıcı ve yakınlarımız olarak görürken, dostlarımızı uzak kendimizden kat be kat uzakta tuttuk. Bizlere yakınlaşmak isteyen düşmanlarımızı kendimize yeni dostlar olarak kucaklarken, onlardan bize dostluk sunmayacaklarını göremedik amma kendimize dost olacak olanları da biz kendimiz yanımızdan kovduk. Ümmetçiliği ve kardeşliğimizi bizler bu çetrefilli yolda kaybettik.
Bu dünya yolunda, okçular tepesini düşmana teslim edince, bazılarımız dünya Züleyha’ları tarafından kandırıldı. Bu yolda bizleri dünyaya taptıran nefsimizin ardına düşüp gitmemiz için her türlü albeniyi bize sundu. Bu nefis mağlubiyeti, bizleri Yusuf olmaktan alıkoydu ve artık bazılarımız hiç kokmadan ben Allah’tan da korkmam demeye başladı.
Dünya zindanları da değiştirildi ve artık Yusuf’un yeri değil. Burasıda bize göre değildi. Gömleğin yırtılmasına bile fırsat vermiyoruz artık. Zira gömleğide çıkarıp attık bedenimizden. Ne ar damarımız kaldı ne de utanma ve hayamız. Uryan doğduk ve uryan gezer hale geldik. Apart dairelerin tek kişilik odalarında, gizli nikahlarla ve sonu gelmez yalanlarla kendimizi kandırmaya devam edip duruyoruz. Soranlara da biz nikahlıyız diyerek kandırmaya devam ediyoruz.
Ahirete bir şey bırakmadan ne varsa bu dünyada yaşamaya çalışıyoruz. Ben yaşamadım çocuklarım yaşasın diyerek nesillerimizden okçular tepesini terk etmelerini biz yolun başında nöbete çıkanlar istedik. Böylece bu dünya da iffetimizi ve namusumuzu da kaybettik. Uryanlığımıza, erkek veya kızlar olarak buda benim özgürlüğüm diyerek kendimizi kandırdık.
Kimimiz Salebe’lere katıldı bu yolda. Dava için çıktığımız bu yolda yanlış ve sapık davaların peşine takılıp gittik. Vadiler dolusu davarların peşinden koşar adım yürüdük. Vadiler dolusu dünya malı doyurmadı bizi ve hicretimiz dünya malı peşinde koşmak oldu. Bu koşu sistemini bizler ürettik ve kurduk.
Oysa, tırnaklarımızla kazıyarak kazanmıştık biz okçular tepesine çıkmayı. Allah’ın ihsanıyla bizlere karşılıksız verdiklerini itina ile O’nun yolunda harcamaktan kaçındık ve hep “cep ellezi”yi düşündük. Daha çok, daha çok biriktirdik ve biriktirme planları yaptık. Biriktirmeden dolayı kendimize dahi vakit ayıramaz olduk. Bu birikimlerin kaynağını bulmak için şehirleri değiştirdik, sınırlarımızı aştık. Bunların boş işler olduğunu, her şeyin boş olduğunu yeniden keşif ettiğimiz zamanda dağıttığımızı kabul ettirecek kimseleri bulamaz hale geldiğimizi gördük. Ve onların hesabını yine ahrete bıraktık. Anlayacağınız şuurumuzu kaybettik ve şuursuzca sağa sola o yolda koşturup durduk.
Bu yolda kimimiz Kuzman’lara dönüştü. Nice Uhud’lar gördük amma, desinler, görsünler, istesinler, bilsinler, sevsinler, övsünler diye o Uhut’ta savaşa girdik.
Reklamcılık sarıp sarmaladı tüm benliğimizi… Hep yaptığımızı Allah rızası için değil de, insanların görmesi için yapmaya başladık ve bu yolda onların reklamlarına sadakalarımızdan daha çok harcamalar yapar olduk. Buzağının sesine aldandık. Ne var ki tüm bu çabalarımıza rağmen ne bir kimse sevdi bizi, ne bir kimse övdü bizi. Çünkü yolumuz ve yönümüz rızaya değil de güce dayalı bir yol ve yöndü. Buzağının çıkardığı sesti.
Oysa, yolun başında bizler Allah’ın rızasından başka bir sermayesi olmayan yiğitlerdik ve kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu.
Şimdiler de ise, kaybedersek korkusuyla ellerimizde kaybetmekten korktuğumuz çok şeyimiz var. Amma her şeyimiz olan “o bir şeyi” kaybettik sonunda. Bugünkü sıkıntımız ve acılarımız işte bundandır. Nöbet yerini terk etmedik amma, nöbet yerini düşmanın gireceği şekle çevirdik. Ve oranın nöbetini düşmanlara bizim için tutun dedik. Bu konuda Ahmet TAŞGETİREN yazısı daha geniş bir bilgi edinmek isteyenlere tavsiye edilir.