Cem MURAT
Utancın Ölümü: Teşhir Çağında İnsan Kalmak
Dietrich Bonhoeffer, Nazi Almanyası’nın karanlığına bakarken sarsıcı bir not düşmüştü: "Utancın kaybı, bir uygarlığın ölmekte olduğunun ilk işaretidir." O dönemde barbarlık, bir milletin kendi eylemlerinden utanma yeteneğini yitirmesiyle başlamıştı. Seksen yıl sonra bugün, toplama kamplarına gerek kalmadan aynı ölümcül süreci izliyoruz; cebimizdeki ekranlarda, sosyal medya akışlarında ve siyasetin körleşmiş dilinde.
Özgürlük mü, Utanmazlık mı?
Bugün koca bir kuşak, sınırların yokluğunu bir "erdem", utanmazlığı ise "özgürlük" sanıyor. Binlerce yıl boyunca toplumu ayakta tutan o görünmez denetim mekanizması 'utanç' istemli bir şekilde şeytanlaştırıldı. Eskiden mahcubiyet sebebi olan ne varsa, bugün "otantik olmak" adına kürsülere taşınıyor. Bir zamanlar "özel" olan, artık "kişisel marka" yönetimi altında pazar tezgahına çıkarılıyor.
Bonhoeffer’e göre utanç, insanın sınırlarının farkına varmasıdır. Biz bu sınırı yitirdik. Artık haklarımızın nerede bittiğini, başkasının onurunun nerede başladığını göremiyoruz. Bir influencer’ın, en yakınının ölüm haberini alırken kamerayı kendine çevirip o anı "kaydetmesi", bir politikacının aile trajedisini oy pusulasına dönüştürmesi hep aynı kanserin belirtisi: İnsan deneyiminin utanmadan paraya çevrilmesi.
"Ucuz Lütuf" ve Bedelsiz Hayatlar
Bonhoeffer’in 1937 tarihli Nachfolge eserinde tanımladığı "Ucuz Lütuf" kavramı, bugün hayatlarımızın özeti gibi. Ahlaklı bir hayatın tüm avantajlarını, hiçbir bedel ödemeden elde etmeye çalışıyoruz.
-
Otuz yaşında ailesinin sırtından geçinip lüks tatillerini sergileyenler,
-
Çocuklarını "kendini bulma" bahanesiyle terk edip alkış bekleyenler,
-
Sadakati "zehirli", sorumluluğu ise "baskı" olarak gören bir zihniyet...
Hepsi aynı yanılgının pençesinde: Seçimler olsun ama sonuçlar olmasın. Haklar olsun ama görevler olmasın. Aşk olsun ama bağlılık olmasın.
Kameralar Kapandığında Kimiz?
Gerçek erdem, kimsenin görmediği yerde yapılan iyiliktir. Oysa dijital çağda iyilik, ancak "hashtag"lendiğinde bir değer ifade ediyor. Yardımseverlik bir pazarlama stratejisine, inanç bir sahne şovuna dönüştü. Sessizce el uzatmak yetmiyor; o elin videosunu çekip "beğeni" toplamak gerekiyor.
Bonhoeffer, inancın gösteriye dönüşmesinin tehlikesini anlatmıştı; ancak insanın dua, yas ve ebeveynlik gibi en mahrem hallerini bile "izlenme" uğruna kurban edeceği bir dünyayı hayal bile edemezdi belki de. Kameralar kapandığında kim olduğumuzu bilmez hale geldik. Değerimizi, tanımadığımız binlerce yabancının onayına ve ekranlardaki rakamsal verilere bağladık.
Sessiz Çöküş
Uygarlıkların çöküşü büyük patlamalarla olmaz. Küçük tavizlerle, ihmal edilen sınırlarla ve fark edilmeyen çürümelerle gelir. Bugün "başkalarını yargılamamak" adına geliştirdiğimiz o sahte hoşgörü, hiçbir davranışı "yanlış" sayamaz hale gelen felçli bir topluma dönüştürdü bizi.
Bonhoeffer, Orwell ve Huxley... Bu üç dev isim, sanki bugünün dünyasını görerek yazmışlardı. Onların eserleri bugün basılsaydı, tek bir kelimesini bile değiştirmeye gerek kalmazdı. Çünkü insan doğası değişmiyor; sadece utancı öldürdüğümüzde, içimizdeki o vahşi boşluk daha modern kıyafetlerle karşımıza çıkıyor.
Unutmayalım: Utancını kaybeden bir toplum daha özgür olmaz; sadece daha zalim, daha yüzeysel ve daha yıkıcı olur. Bazı eylemlerden utanma yeteneğini kaybettiğimizde, aslında gurur duyacak hiçbir şeyimiz de kalmamış demektir.
Unutmayalım ki hayat, şerefle bitirilmesi gerekn bir sermayedir. Bunu bir sanat eserine çevirmekte, bir paçavraya dönüştürmekte bizim seçimimizdir. Nasıl VAR olmak istiyoruz? Nasıl olmalıyız? Ve nasıl olursam ne DERLER? sorularının cevaplarını, vicdan ve hakkaniyetle vermeliyiz.