Ferhan BAŞAR
Modern Köleliğin Müfredatı: Sınav Sistemi Gençliği ve Geleceği Nasıl Tüketiyor?
Kaygı Ekonomisi: Korkudan Beslenen Büyük Çark
Türkiye'de eğitimin arkasında görünmez ama devasa bir kaygı ekonomisi işliyor. Bu ekonominin temel hammaddesi ise gençlerin gelecek kaygısı ve korkuları. Dershaneler, yayınevleri ve sürekli yenilenen "geçersiz" müfredat kitapları bu korkudan besleniyor. Anne ve babalar hem maddi hem de manevi olarak bu faturayı öderken, gençler bu döngünün içinde birer özne değil; tüketilen, sıralanan ve etiketlenen birer nesneye dönüşüyor.
Günümüzde alınan eğitimin istihdama dönüşme oranı her geçen gün düşüyor. Diploma artık doğrudan bir kapı açmıyor; sadece uzun bir kuyruğa girme hakkı tanıyor. Bu durum, sistemin adeta bir "modern kölelik müfredatı" gibi çalışmasına neden oluyor.
Fırsat Eşitliği mi, Kusursuz Bir Yalan mı?
Sistem, meşruiyetini şu sihirli cümleyle sağlıyor: "Herkes eşit şartlarda yarışıyor, en iyiler kazanır." Ancak bu cümlenin arkasında büyük bir yapısal eşitsizlik gizli.
Eşitlik, sadece aynı sınav salonunda aynı sıralara oturmaktan ibaret değildir. O salona gelene kadar geçen 12 yıllık süreç hiçbir zaman eşit olmadı:
Coğrafi Farklar: Büyükşehirde doğmak ile küçük bir ilçede doğmanın getirdiği imkanlar aynı değil.
Sosyo-Ekonomik Durum: Evinde kişisel kütüphanesi olan bir çocukla, kütüphaneden kitap ödünç almak zorunda olanın kulvarı bir değil.
Aile Dinamikleri: Sınava evde huzurla hazırlanan bir genç ile ailesinin geçim derdine şahit olan bir gencin psikolojisi eşitlenemez.
Sistem bu farkları görmezden gelerek kendi meşruiyetini koruyor ve çark dönmeye devam ediyor.
17 Yaşındaki Kimlik Krizi: Arkadaş Değil Rakip!
Sınav merkezli bu sistem, gençliği sadece birer puan ortalaması olarak görüyor. Sabahından gecesine kadar zihni sınav sorularıyla doldurulan 17 yaşındaki bir genç, en yakın arkadaşını bile bir "rakip" olarak görmeye zorlanıyor.
"Yıllarca başkalarının sorularına doğru cevap vermesi istenen gençler, hayatları boyunca kendi sorularını sormaya hiç davet edilmiyor. Bu bir eğitim krizinden ziyade, derin bir kimlik krizidir."
Medrese Geleneğinden Optik Okuyucuya: Ne Ara Kaybettik?
Tarihsel köklerimize bakıldığında, eğitim felsefesinin bambaşka bir zeminde yükseldiği görülüyor. Osmanlı medrese geleneğinde insanı bir numaradan ibaret gören puan cetvelleri ya da optik okuyucular yoktu; hoca ile talebe arasında kurulan köklü bir ruh ve ahlak ilişkisi vardı.
Farabi, İbn Sina ve Katip Çelebi gibi dehalar kırk dakikada yirmi soru çözerek değil, bir ömürlük meseleleri kavrayarak medeniyet inşa ettiler. Öğrenmenin kendisi bir değer, bilgi ise ruhla birlikte büyüyen bir unsurdu.
طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ
"İlim öğrenmek her Müslümana farzdır." (İbn Mâce, Mukaddime, 17)
Bugün ise bu köklü mirasın yerini alan optik okuyucular, eğitimi ruhundan arındırarak mekanik bir yarışa indirgemiş durumda.
Yarışarak Tükenen Bir Nesil: Sahi, Hayat Kaç Dakika?
Sınav maratonu üniversitenin kazanılmasıyla da bitmiyor. Mezuniyet sonrası 25 yaşına gelen gençler bu kez de "Hangi üniversite?" ve "Kaç yıl tecrübe?" sorularıyla karşılaşıyor. İş bulma, evlilik ve çocuk sahibi olma gibi hayatın doğal evreleri, kariyer basamakları uğruna sürekli erteleniyor.
Eskiden genç yaşta aile kurup torun kucaklayan bir medeniyet yapısından, 40 yaşına kadar sadece kariyer peşinde koşan ve ekonomik hesaplar yüzünden çocuk yapmaktan çekinen azalan bir topluma dönüşüyoruz.
Gerçek eğitim, birkaç saatlik sınav salonlarına sığdırılamayacak kadar büyüktür. Bir kitabı sevmek, bir soru üzerine yıllarca düşünmek ve hayatın anlamını sorgulamak ölçülebilen kriterler değildir. Milyonlarca gencin her yıl kalem elinde yanıt aradığı o salonlarda şu temel soru eksik kalıyor: Sahi, hayat kaç dakika ve gerçek hayat ne zaman başlayacak?