İslam dünyasında son yıllarda sinsice yayılan bir tartışma var: "Bize sadece Kur’an yeter." İlk bakışta kulağa hoş gelen bu söylem, aslında derinlemesine incelendiğinde İslam’ın ruhuna vurulmuş bir balta niteliğindedir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in (s.a.v) hayatından, mücadelesinden ve pratiğinden kopuk bir teoriler kitabı değildir.
Peygamberimiz Yaşayan Bir Kur’an’dı
Kur’an’ın nasıl yaşanacağını; savaşın ortasında nasıl durulacağını, barışın nasıl tesis edileceğini, devlet yönetiminden aile hukukuna kadar her detayda bize rehberlik eden bizzat Efendimizdir. İmanı, ibadeti ve ahlakı sadece metin üzerinden değil, bir "Nebevi program" olan sünnet üzerinden öğrendik.
Sünneti dışlamak, Kur’an’ın özellikle hüküm içeren (ahkam) ayetlerini dilsiz bırakmaktır. Peygamberimizin rehberliğini inkar etmek, İslam’ın bin yıllık birikimine karşı yapılmış büyük bir ihanet ve manevi bir yıkımdır.

Mealcilik ve Fitne Kapısı
Peygamberin sünnetini devre dışı bırakanların asıl hedefi, kendilerine geniş bir manevra alanı açmaktır. Sünnetin belirleyici ve sınırlandırıcı gücü kalktığında, "mealciler" Kur’an’ı kendi şahsi görüşlerine, ideolojilerine veya keyiflerine göre yorumlamaya başlarlar. Bu durum, İslam dünyasında bitmek bilmeyen fitnelere ve telafisi güç ayrılıklara kapı aralar.
Sahih Din Anlayışı: Selef-i Salihin Yolu
Bugün modernite adı altında sunulan parçalanmış din anlayışına karşı uyanık olmak zorundayız. Sahih din, İslam’ı Kur’an ve sünnet bütünlüğünde anlayan, Peygamberimizin izinden giden sahabe ve selef alimlerinin yoludur. Bu bütünlüğü bozmak, sadece dini değil, toplumsal huzuru da temelinden sarsacaktır.
Unutmayalım ki; rehberi Hz. Muhammed (s.a.v) olmayan bir Kur’an yorumu, insanı hakikate değil, ancak kendi nefsinin labirentlerine götürür.