Abdullah DİKMEN

Abdullah DİKMEN

İstiklal’in Kalemi, Gurbetin Garibi: Mehmet Akif ve Ali Şükrü Bey

Bugün 12 Mart. Türk milletinin bağımsızlık aşkının tescillendiği, İstiklal Marşı’nın kabulünün yıl dönümü. Her yıl bu tarihte Mehmet Akif Ersoy’un manevi huzurunda saygıyla eğiliyoruz. Ancak Akif’i sadece bir şair olarak değil; dostlukları, hayal kırıklıkları ve vatan hasretiyle dolu o hüzünlü yaşam hikâyesiyle de anlamak gerekiyor.

Bir Kader Birliği: Akif ve Ali Şükrü Bey

Milli Mücadele’nin ilk günlerinde İstanbul’dan Anadolu’ya el ele, omuz omuza geçen iki isim vardı: Mehmet Akif ve Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey. Meclis’in en gür sesli muhaliflerinden olan Ali Şükrü Bey, vatan savunmasında gösterdiği azmi siyasi duruşunda da sergilemişti. Fakat takvimler 1923’ü gösterdiğinde, Türkiye’nin ilk büyük siyasi suikastlarından biri gerçekleşti. Ali Şükrü Bey, Topal Osman Ağa tarafından katledildi. Bu ölüm, Akif için sadece bir dost kaybı değil, aynı zamanda bir devrin kapanışının da habercisiydi.

Vatanın Öz Evladına Reva Görülen Gurbet

Bağımsızlık mücadelesine ruh veren Akif, Ali Şükrü Bey’in trajik ölümünden sonra kendini bir anda dışlanmış bir halde buldu. Meclis’ten uzaklaştırıldı, işsiz bırakıldı, emekli maaşı dahi çok görüldü. Kurtuluşuna kaleminden kan damlatarak rehberlik ettiği vatanında, polis takibi ve tacizlerle yaşam alanı daraltıldı. Neticede Akif, 11 yıl sürecek o mahzun Mısır sürgününe gitmek zorunda kaldı.

Mısır’da bir elin parmaklarını geçmeyecek dostun ve Kuran-ı Kerim’in dışında kimsesi yoktu. Maddi imkansızlıklar içinde, bakkala borçlanacak kadar darda yaşadı; ama vakur duruşundan asla taviz vermedi. Orada vatan hasretini Kuran meali çalışmalarıyla dindirmeye çalışırken, kendi deyimiyle bir "demir hafız" oldu.

Büyük Pişmanlık ve "Semer Değil Devletmiş"

Mehmet Akif, gençlik yıllarında Sultan II. Abdülhamid yönetimine "istibdat" gerekçesiyle en sert eleştirileri yönelten isimdi. Onu "zalim" ve "Yıldız’daki baykuş" diye niteleyecek kadar ileri gitmişti. Ancak zamanın çarkı dönüp, imparatorluğun dağılışı ve yaşanan büyük acılar karşısında Akif, bu eleştirilerinden dolayı derin bir nedamet duydu. Safahat’ın "Asım" bölümünde o meşhur itirafını tarihe not düştü:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi? / Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi. / Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş: / Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Mısır Apartmanı’nda Son Perde

1936 yılında amansız bir hastalık ve dinmeyen vatan özlemiyle İstanbul’a döndüğünde, onu rıhtımda sadece on kişi karşılayabildi. Polis korkusu ve geri gönderilme endişesi, koca bir milleti şairine hasret bırakmıştı. Ömrünün son günlerini Abbas Halim Paşa’nın tahsis ettiği Mısır Apartmanı’nda geçiren Akif, ardında paha biçilemez bir miras bırakarak veda etti.

Bugün İstiklal Marşı’nı okurken, o dizelerin sadece birer mısra değil; bir ömrün sızısı, bir dostun hatırası ve bir vatanın kefeni olduğunu unutmamalıyız.

Rabbim, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın. Başta Mehmet Akif Ersoy ve Ali Şükrü Bey olmak üzere, tüm şehitlerimizin ruhu şad, mekanları cennet olsun. Devletimiz payidar, birliğimiz daim olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.