Mehmet KAÇAR
İnsan Değişir Mi? Evet! İçsel Devrimin ve Değişimin Anahtarı
İnsan çoğu zaman eşine, çevresine, anne-babasına ve en önemlisi de kendisine şu sözleri fısıldar: “Ben değişeceğim, ben sabredeceğim, ben bırakacağım, ben başlayacağım, nefsimi Allah yolunda eğiteceğim.”
Ancak bir süre sonra fark eder ki bazı şeyler sandığı kadar kolay değildir. Bu değişimler sabır ister, devamlılık ister, vazgeçmemeyi gerektirir; boyun eğmeyi ve teslim olmayı bekler. Hayrı ve birri, yani iyilikleri hayatında tutmak ister insan. Tutamadığı anda da vazgeçmemek, o hayır yolunda daim olmak ister. Bir alışkanlığı, bir bağımlılığı, bir düşmanlığı ya da sahte bir ilahlığı bırakmak ister ve bu yeni yoldan asla geri dönmemesi gerekir. İnatla, canla başla buna sarılmak şarttır.
Büyük Devrim: Medine’den Günümüze Değişimin Gücü
Eğer tarihin en büyük devrimcisi olan Hz. Muhammed (S.A.V.), en nankör insanları değiştirip en medeni insan topluluğunu Medine'de ortaya çıkarmışsa ve bunu Kur'an eğitimi ile yapmışsa; eğer Hz. Adem (A.S.) ilk insanlara medeniyeti öğretmişse, Yaratan ve insanın sahibi de insanı bu donanımla yaratmıştır. Kul, İslami eğitimle nefsini ve ruhunu değiştirebilecek kabiliyettedir.
O halde insan eğitilerek, gerek çevresi gerekse kendi iradesiyle kendini değiştirebilir. Değişim mümkündür:
Alkol alan alkolü bırakır,
Tiryaki olan, zorda olsa sigarayı bırakır,
Fuhuş yapan fuhşiyatı; karaborsacı karaborsayı ve benzerlerini bırakır,
Madde bağımlısı bağımlılığı bırakır ve böylece insan değişime uğrar.
En Büyük Direnç Dışarıda Değil: Nefis ve Akıl İkilemi
Namaza başlamak ister başlayamaz, oruç tutmak ister tutamaz, aklına gem vurmak ister gemleyemez, fren vurmak ister frenleyemez insan... Çünkü insanın karşısındaki en büyük direnç dış dünya değil, kendi nefsi ve aklıdır. Onu eğitebilmek; nefsine ve aklına hakimiyet kurması, aklını ve beynini buna inandırmasıyla mümkündür.
Nefs-i emmare; görülmeye, beğenilmeye, sahip olmaya, kontrol etmeye ve aşırılığa alışmıştır. Bunda direnir ve geri adım atmak istemez. İnsanı günaha, illegaliteye götürmek ister. Buna vurulacak fren ise yine akıl, ruh ve ilimdir.
İşte bu yüzden insana nefsini değiştirmesi çok zor gelir. Esas devrim burada nefsini ve aklını iyiye kanalize etmekle olur. İnsan kendi gücüyle bir yere kadar yürür ama bir noktada tıkanır. Bu tıkanıklığı aşmanın yolu da İslami eğitim ve Allah ve Resulüne olan inançla olur.
Bir insan vardır, defalarca aynı şeyi bırakmaya çalışmış ama başaramamıştır. Nefsi ve aklı ona daima galip gelmiş, aklı da nefsinin arkasında durmuştur. Her defasında "Ben değişeceğim" demiş ama oradan geri dönmüştür. İçindeki bir çekim, bir istek hep onu geri çağırmış; sonra bir gün aynı şey yine karşısına çıkınca koşarak geriye gitmiştir. Nefis, iblis ve akıl bu durumda galip gelmiştir. Oysa Mekke ve Medine sokakları alkolle yıkandığında nefis iyiliğe mağlup olmuş, eğitim ve inanç galip gelmişti.
Bırakmanın Esası: İsteğin Kalpten Sökülüp Alınması
Fakat gün gelir, insan için farklı bir şey olur: İçi istemez, aklı istemez, sabrı istemez, iblis "bundan bir şey olmaz" der ve insan büyük bir mücadele içerisine girerken artık kendini zorlamaz hale gelir. Sadece istemez. Sabretmek için kendini paralamaz, kötülüğü devam ettirmez.
İşte bu, insanın tek başına kendi yaptığı bir şey değildir. Bu bir iman ve insanın inandığı gücün ona verdiği bir halet-i ruhiyedir. Bu, Allah’ın kolay etmesidir; her zorluktan sonra bir kolaylığın yaratılmış olmasıdır.
Çünkü bir şeyi terk etmek, sadece onu fiziksel olarak bırakmak değildir.
Asıl mesele, ona olan isteğin çözülmesi ve yok olmasıdır.
Bir şeyi terk etmekteki gaye, onun sadece kötü olması değil; onu kötü yaratanın rızasını bu yolla istemek olmalıdır.
Acının İçinde Dik Durabilmek: Sabır ve Rıza
Aynı durum sabırda ve sabırda devamlılıkta da böyledir. Sabırda devam yoksa nefis bu savaşı çok rahat kazanır ve değişim o anda sekteye uğrar. İnsan başına gelen bir acıyı taşımakta zorlanır, hatta bazen isyan noktasına sürüklenir. Kaybeder, üzülür, kırılır... Ama bunu rızaya çevirebilirse kazananlardan olur.
Dışarıdan bakıldığında insana “sabretmesi” söylenir, dilenir ve beklenir; ama buna sabretmek hiç de kolay bir şey değildir.
Sabır; acının içinde, acı çekerek rızaya doğru yol alıp o acı içerisinde dağılmadan, isyan etmeden, teslim olarak durabilmektir.
Eğer Allah kulu için o yolu kolay etmezse, sabır insanın omzunda ağır bir yük olur. Ama Allah kolay ettiğinde, insan yine aynı acıyı yaşar ama o acının altında ezilmez. Rızaya doğru, ukbaya doğru yol alır. Rıza için yola çıkan bir kimsenin içinde bir denge, bir taşıyabilme gücü; ona sabretme ve daima bu sabırla yaşama, vazgeçmeme gücü doğar.
Ve insan kendinde gördüğü değişime veya başarısızlığa şaşırır: “Ben bu olumlu veya olumsuz gücü nasıl taşıyorum?” diye kendi kendine sormaya başlar ve neticesini de yine kendisi bulur: "Rızada ve inançta" der. Oysa bu sorunun cevabı çok basittir: Sen sabrı, aklı ve inancı taşımıyorsun; sana onlar senin göremediğin bir güç tarafından taşıttırılıyor ve sana rıza, sen istediğin için kolaylaştırılıyor.
Kapıyı Açan Doğru Anahtar: Hidayet ve Teslimiyet
Hakikati anlamak da işte bu yollardan biridir. Bazı insanlar çok okur ama derine inemez. Çünkü hedefte rıza yoktur, başarma rızası yoktur; "Ben oldum" demek, "Ben akıllıyım ve benden başkası bunu başaramazdı" demek vardır. Bazıları ise bir cümle duyar ve bunun kendisi için bir çağrı olduğuna inanarak oraya koşar adım yürür, rıza için çalışır ve hayatı değişir. Aklını kullanarak o aklı verene hamd eder; aklı veren Allah (C.C) da ona istediğini verir ve değişimini tamamlar. Bu değişim, sadece O'nun rızası ve nefsin o amaçla eğitilmesi ile başlatılır.
Bazen hakikat sadece akılla da açılmaz. Bir peygambere, bir peygamber yolunda olan alime ihtiyaç duyar. Bazen de insanın aklı kalbine açılır. Kalbi açan, aklı rızaya ve kalbin sahibine yönelten ise insanın kendisi değildir. Bu yoldaki en derin boyut ise hidayettir; yaratılış gayesine uymaktır. Bir insan doğruyu duyar ama yönelmez; "Ben akıllıyım" der ve aklına tapar, kalbini de o aklın yoluna sokar. Başka biri aynı sözü duyar ve kalbin sahibine döner.
İşte burada bütün mesele çözümlenir: Allah kolay ederse, hidayet ederse, razı olursa kalp hemen o yöne döner ve insan o anda değişmeye başlar. İnsan çalışmak, çabalamak ve bu yolda da sabretmek zorundadır ama sonuç sadece çabayla olmaz; akılla, rızaya yönelmekle ve ilim ile peygambere tabi olmakla olur. İnsan kapıya gider ama kapıyı açamaz. Kapıyı açmak için uygun bir anahtara ihtiyaç vardır. O anahtarın uygun olmasını sağlayan da insanı yaratan, insanlara peygamberler aracılığı ile doğruyu ve değişimi gösteren, değişikliği gönderendir.
Uygun anahtarla kapı açıldığında ise en zor sandığı şeyler bile bir anda değişir. İnsan böylece en büyük devrimi kendisine yapmış olur:
Sabır zor olmaktan çıkar; hâl olur, yaşam olur, devamlılık olur, vazgeçmemek olur.
Kötülüğü terk etmek mücadele olmaktan çıkar; rahatlama olur, kurtuluş olur, belki de şifa olur.
Direnmek zor olmaktan çıkar; sabır olur, doğallık olur.
İnsan en sonunda şunu anlar: “Ben yapıyorum sanıyordum ama aslında bana yaptırılıyormuş. Bütün bu başarılarımı bana benim sahibim ihsan ediyormuş ve ben bunun farkına yeni vardım. O istemezse, benden razı olmazsa ben bir hiçmişim.”
Son Söz ve Dua
İnsan hayatında bazen rıza olmazsa onun yerine zor olan şeyler vardır. Allah kolay etmeden hiçbir şey gerçekten kolay olmaz. Allah kolay ettiğinde insanın önünde değişim için hiçbir engel kalmaz. Ayette buyrulduğu gibi:
“Rabbimiz! Bize katından rahmet ver ve işimizde bize doğruyu ve kolay olanı nasip et.” (Kehf, 18:10)
Allah gönlünüze öyle bir nur versin ki, o nurla nefsin ve aklın kötülüklerinden kurtularak doğruyu gördüğünüzde tereddüt değil teslimiyet; zorluğu gördüğünüzde ümitsizlik değil tevekkül; nimeti gördüğünüzde gaflet değil şükür nasip olsun. İşlerinizde doğruyu ve kolayı nasip etsin. Değişiminizi tamamlamayı nasip eylesin; bu değişimde İslam, rıza ve sabır içten ve bunlar üzerine olmayı nasip eylesin...