Bir memur, çalıştığı iş yerindeki arkadaşlarına sık sık aynı şeyi söylüyordu:
“Bana biraz imkân tanınsın, ticari hayatta çok başarılı olurum.”
Sözlerine öylesine güvenle sarılıyordu ki, arkadaşları da sonunda ikna oldu. Aralarında para topladılar ve bir lokanta açtılar. Başlangıç umut doluydu. Masalar dolacak çok para kazanacaktı.
Ama bir süre sonra lokanta kapandı. İflas.
Hesap sormak için memurun kapısını çaldılar.
Aldıkları cevap hazırdı:
“Bir müşterinin tabağından sinek çıktı. Olay yayıldı, kimse gelmedi. Battık.”
Suç kimsede değil, sinekteydi.
Memur bu kez yeni bir ikna cümlesi kurdu:
“Aslında ben çok iyi bir kasabım.”
Yeniden para toplandı. Bu defa bir kasap dükkânı açıldı. Umutlar tazelendi. Ama bir müddet sonra… yine iflas.
Arkadaşları tekrar geldiler. Yüzler asık, sorular sertti.
Memur bu kez daha teknik bir gerekçe sundu:
“Elektrik kesildi. Dolaptaki etler koktu. Etlerin üzerine sinekler kondu. Duyan alışverişi kesti.”
Yine sinekler…
Yine sorumluluk almayan bir dil…
O gün iş arkadaşlarından biri şöyle dedi:
“Hayatta sinekler bitmez.”
İşte mesele tam da buydu.
Hayatta sinekler bitmez.
Bahaneler de bitmez.
Ama esas soru şudur:
Sen dükkânını sineklere rağmen ayakta tutabilecek misin?
Bu hikâyeyi, köyde büyüklerin de bulunduğu bir kahvaltıdan sonra ortaokula giden bir çocuğa anlattım. Ardından ona küçük bir soru sordum:
Annen sabah inekleri sağdı.
Baban için kahvaltı hazırladı.
Öğleye kadar keçileri güttü.
Öğleden sonra komşuya ekmek yapmaya gitti.
Çok yoruldu ve akşama yemek yapmaya fırsat bulamadı.
Baban akşam eve geldi ve yemek istedi.
Annen de mazeretini anlattı.
Sence babanın tepkisi ne olur?”
Çocuk bir an durdu.
Etrafına baktı.
Sonra tebessümle ama son derece bilinçli bir cümle kurdu:
Babamın ne diyeceğini söyleyemem…
Çünkü ortam müsait değil.
İşte bu cevap, sadece bir çocuğun zekâsını değil;
ortamın, zamanın ve şartların gerçeği nasıl şekillendirdiğini gösteriyordu.