Deizm, Tanrı’nın varlığını kabul eder. Vahyi, müdahaleyi ve tarihsel sürekliliği dışlar. Benzer biçimde günümüzde fıkha yönelik bazı yaklaşımlar, fıkhın söyleyeceğini söylediğini, içtihatlarını tamamladığını ve güncel meselelerde hüküm üretme kapasitesini yitirdiğini varsayar. Ya da bu sonuca götüren bir şekilde konumlandırılır. Bu anlayış fıkhı yaşayan ve kurucu bir ilim olmaktan çıkarıp, yalnızca meşruiyet üreten bir araca indirger. Seküler alanlarda bu tutum tutarlı görülebilir. Ancak katılım finans, helal gıda gibi “İslami” iddiası taşıyan alanlarda ciddi bir iç çelişki üretir. Zira fıkhı tarihe hapsetmek, onu inkâr etmenin modern bir biçimidir. İlginç olan, bu inkâr biçiminin *İslami* iddiası taşıyan sahada görülmesidir. Bunun üç farklı sebepten kaynaklandığını düşünüyorum:
1) Fıkıh bilmemek ve dolayısıyla işletememek. Bu genelde fıkıh bilgisinin yüzeysel olmasına rağmen bilindiğini zannetmek.
2) Fıkhı güncel konularda gelişimin ve büyümenin engeli olarak görmek.
3) Birtakım faydalardan yoksun kalma endişesi. Danışmanlık, kurul üyelikleri vs... Çünkü fıkıh merkezli bir yaklaşım; güncel alanlarda şeri danışmanlık, şeri uyum vb. komitelerde görev almayı fıkıhçılara bırakmak anlamına gelir.
Buna rağmen fıkıhtan tamamen vazgeçilmemesinin sebebi meşruiyet krizidir. Çünkü fıkıh bir meşruiyet aracı olarak işlevseldir. Kurucu ve belirleyici olmamalıdır. Aksi takdirde İslami olmayandan bir fark kalmaz. Her ikisi de ayrıcalığı ve farklı olmayı ortadan kaldırıyor.
Özetle bu yaklaşıma göre, fıkıh olmadan da kurucu ve belirleyici bir fıkıhla da hedef ıskalanmış oluyor. Bu nedenle kenara çekilmiş, eski söylemleri dışında yeni bir sözü olmayan bir fıkıh idealize edilerek tercih ediliyor.