Mehmet KAÇAR
AVRUPA’DA İSLÂMİ YAYILMA ENGELENEMİYOR VE NETİCESİNDE DÜŞMANLIK EDİYORLAR!
Avrupa’da Türkler veya Türkiye’deki adıyla Alamancılar
Müslüman iş göçü, yapılan antlaşmalar çerçevesinde 1961 yıllında Batı Avrupa’ya, Türk devletinin de desteği ile akın akın gitmeye başladılar.
İlk gidenler ise o zamanki Batı Almanya’da çalışmaya başladılar. Batı Almanya’da çalışmaya başlayan Türk işçilerini Hıristiyanlaştırmak için ilk olarak Kilise görevlileri karşıladılar ve Kilislerde Cuma namazı kılmalarını özellikle istediler. Buradaki ikonların üzerini bezlerle kapatarak camiye çevirmeye çalıştıkları kiliseler daha sonraki yıllarda Müslümanlar tarafından satın alınarak gerçek camiye çevrildiler. İşte bu durum Almanların çileden çıkmasına ve Müslümanlara düşman olmalarına neden oldu.
Türk işçilerinin Batı Almanya’ya ayak basmalarının üzerinden 65 sene geçti. Bugün Avrupalı Müslümanlar olarak İslami mücadelelerini vermeye ve İslâmiyet’in kanunlar nezdinde resmi din olmasını sağlamaya çalışmaları da İslamiyet’e karşı düşmanlığı körüklemeye yetti de arttı bile. Hıristiyanlaştıramadıkları insanlar Avrupa’da Avrupalı Müslümanlar olarak anılmaya başladılar bile.
Batı Avrupa’da ki Türk vatandaşlarının, bugünkü durumu 20-25 sene öncesine göre çok daha kötüleşmiş durumda. Çocukluk veya gençlik devresini Türkiye’de tamamlamış olanlar, Batı Avrupa ülkelerine işçi olarak gittiklerinde belli bir kimlik-kültür birikimine sahip olan insanlardı. Bunların büyük çoğunluğu henüz bekâr veya yeni evlenmiş olanları itibariyle okul çağına gelmemiş çocukların sahipleriydiler.
Toplu ibadet yapabilme hedefleri olan bu insanlar, bodrum katlarındaki boşluklarda daha sonrada kiraladıkları müstakil binalarda namaz kılmaya başladılar. İşte zamanında oluşan bu kültürel ve dini birliktelikler ise onların bir kimlik savaşına girmelerine neden oldu ve inançlarını korumaya çalıştırlar. Bu kimlik belirleme sayesinde birinci, ikinci ve sonraki nesil Türkler, Batı Avrupa’daki cami derneklerinde Millî/ Dinî vecibelerini yaşamak ve yaşatmak için olağanüstü denilebilecek olan bir kimlik mücadelesini sergilediler.
Oysa üçüncü cenerasyondan sonraki Avrupa da doğup da oralarda yetişenler ise adeta asimele olmuş bir vaziyet sergilemeye devam ediyorlar.
Avrupa’da ki Müslümanlar, şimdilerde her geçen yıl daha çok kendilerinden ve kendi kimliklerinden uzaklaşan, Avrupalılaşarak ne Müslüman ve nede Hıristiyan bir görüntü içerisine girmiyorlar. Birinci ve ikinci kuşağın yarısının bin bir meşakkatle vücuda getirdikleri camilerin semtine bile uğramayan ve Müslümanlar adına kaybedilmiş bir kuşak, bir zamanlar benim babam ve dedem buralar için mücadele vermiş diyerek onları küçümseyen, dinleri ile birlikte dillerini yani Türkçeyi unutan nesillerin kaygısını yaşamaya çoktan başladılar. Bunları koruyan dernekler ise sadece cami dernekleri olmaya devam etmektedir ve bunların başında hala Milli Görüş Teşkilatları gelmektedir.
Almanya, Avrupa Birliği’ne girmiş olan bu Türkler ise kendi aralarında ortak bir karar alma yeteneğinden de uzak yaşadıkları için kendilerini asimile edenlerin tuzağına ve kucağına düştüklerinin farkında bile değiller. Bu konu da, Alman kızları ön planda gelmektedir.
Batı Avrupa’da her geçen gün Müslümanların sayısı ve dini bilinçleri artarken, 1960’larda Avrupa’ya giden Türklerin inancında bu gelişme görülmemektedir.
Avrupa’daki Müslümanlarla ilgili yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir başka gerçek daha var. Bir yandan Müslüman olanların sayısı artarken, bir yandan da bu Müslümanlar arasında dini bilinçlenmede artmaya devam ediyor. Fransız Le Monde Gazetesi’nin Ekim 2001 tarihinde yaptırdığı bir ankete göre; Avrupa’daki Müslümanlar, 1994 yılında yapılan araştırmaya oranla daha çok namazlarını eda edip, daha çok camiye gitmektedirler. Oruç tutanların oranı da 1994 yılına göre oldukça fazladır. Üstelik bu bilinçlenme de daha çok Üniversite öğrencileri arasında görülmüştür. Fransız istihbaratının bilgilerine göre İslâmi bilinçlenme daha çok genç yaşta olmakta ve 32 yaşındakiler arasında en fazla artan nüfus olmaktadır. Cezayir, Fas ve Tunusluların yaşadığı bölgelerde Müslümanların sayısı artarken, Türklerin bulunduğu yerlerde ise gerilediği görülmektedir. Bu da gösteriyor ki Türkler arasında asimilasyon hızla artmaktadır. Orada yetişen nesiller ise kaybedilmeye devam edilmektedir.
İslâmi yükselişin en dikkat çeken Ülkerlerinden biride ABD’dir. Amerika Birleşik Devletleri, Amerika halkının İslâm’a olan ilgisi 2001 yılının son çeyreğinde doruğa ulaşmıştır. Bu yükselişte hiç kuşku yok ki 11 Eylül tarihinde Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik olarak gerçekleştirilen saldırının yansıması çok büyük olmuştur. Başta Müslümanlar olmak üzere tüm dünyanın şiddetle kınadığı bu saldırı, bir anda insanların –özellikle Amerika Vatandaşlarının- dikkatlerini İslâm’a çevirmelerine neden olmuştur. Bu ilgi pek çok ülkede İslâm’a yönelen insanların sayısında önemli bir artışa neden olmuştur.
Bugün Avrupa’nın Kuzey Batı yakasında yani gelişmiş ülkelerde 30 milyondan fazla Müslüman yaşamakta. Bu kadar büyük bir kitleye rağmen Müslümanlar Avrupa’da gerek toplumlar ve gerekse devletler nezdinde alt kültür grupları olarak algılanıyorlar. Oysa Müslümanlar aynı ülkede ya da bölgede birlikte yaşadıkları yerli halkla eşit haklara sahip olmak, aynı statü içinde değerlendirilmek istiyorlar. Özellikle Almaya ‘da ki Müslümanların büyük çoğunluğu başka ülkelerden getirilen göçmenlerden oluşmaktadır. Bunlar Alman toplumunun hizmetleri için getirilmiştir. O manada o işçilerin onların sunduğu haklarla kölelikten başka bir yaşam hakları yoktur. İşte bu sebeple hem Alman devleti hem de Alman halkları bu Müslümanlara hizmetçileri gibi bakmaya devam ediyorlar. Bir alt kültür olarak algılamaya da devam ediyorlar. Biz olmazsak onlarda burada çalışamazlar diyorlar. Almanya’da yaklaşık olarak 7-8 milyon Müslüman yaşıyor. Oysa İslâm bir dünya dini olmasına rağmen bir din olarak kabul edilmiyor. Hala haçlı zihniyeti ile yaklaşılıyor. İslâm adeta bir alt kültürün göstergesi olarak algılanıyor. Aslında bu anlayış batı dünyasının eski tarihlerden tâ haçlılardan bu tarafa getirdiği ve her yıl da geliştirdiği bir anlayışın ürünüdür. Batı tarih boyunca Müslümanlara “öteki” olarak bakmıştır. Bugün gücü ele geçirdiği için ve dünyaya sunmaya çalıştığı seküler demokrasi, insan haklarını vb kavramlarını hep Hıristiyanlar veya Siyonistler için kullanıyorlar ve uyguluyorlar; Ne yazık ki mevzu Müslümanlar olduğunda ikili davranıyorlar ve Müslümanlara terörist gözü ile bakıyorlar veya terörist destekçisi olarak gösteriyorlar. Tüm bu uygulamalara rağmen batılı ülkeler kendi vatandaşlarının Müslüman olmalarına engel olamıyorlar. Çünkü Dinamik bir din olan İslâm onlarında dini kimliği haline gelmek üzere. Hint kökenli Müslümanlar 150 yıldır İngiltere’de yaşıyorlar. Yine Kuzey Afrika kökenli milyonlarca Müslüman var batı ülkelerinde yaşayan. Türkiye’den gelenlerde yarım yüz yılı aşkın bir zamandır burada yaşıyorlar. Bu Müslümanlar İslâm’ı hayatlarına hâkim kılma noktasında karşılaştıkları engellemeler karşısında boyun eğmediler. Bu yaşam biçimi de Müslüman olmayan diğer insanları cezp etmeye devam ediyor. Batılı ülke yönetimleri halen İslâm’ı terörizmle eş sunmaya çalışıyorlar. Ama sadece Almanya’da bir milyona yakın Alman kökenli Müslüman var. Yani İslâm bundan sonra batıda artık engellenemez; çünkü insanların aradığı eşitlik, adalet, manevi doygunluğa ulaşma isteği ancak İslâm’da kendini buluyor ve insanlarda fevç fevç İslâm’a yöneliyorlar.
İnsanlık bugün mutluluk, barış ve huzur arıyor. 11 Eylül olayları ve Gazze katliamlarından sonra batılı devletlerin yöneticileri hala Müslümanları suçlu göstermek için var güçleri ile çaba sarf ediyorlar. Batıda belli kesimlerde ise Müslümanlar ve İslâm’a yönelişi engellemek için olumsuzlukları yayma gayreti içindeler. Geçmişte bunu haçlı seferleri ile yapıyorlardı. Ne var ki batıdaki “tarafsız araştırma” yapan insanlar İslâm hakkında anlatılanların doğru olmadığını fark ediyorlar. Kur’ân’ı Kerim’i, Peygamber Efendimizin hayatını, İslâm hukukunu araştıranlar ya Müslüman olup İslâm’la şerefleniyorlar ya da Müslüman olmazlarsa da İslâm’a atfedilen olumsuzlukların gerçeğe aykırı olduklarını öngörüyorlar ve bunları anlatıyorlar. İslâm’ın daha geniş kitlelere yayılmasında bu araştırmalar oldukça etkili oluyor. Asıl sorun İslâm’ı bilmeyen Müslümanlardır. Ancak yanlışlık yapanların yanlışlarından bedbin olmamalı, İslâm’ı çok iyi anlamalı ve imkânlar ölçüsünde hayata tatbik etmeliyiz. İslâmiyet’i iyi kavramak, en iyi şekliyle onu anladığı kadarı ile yaşamakla mümkün olur. İslâmiyet’i iyi kavramak, en iyi şekilde yaşamak ve gayrimüslim dünyasının da kurtuluşu için elzem bir davranış biçimidir. Ümit ederiz ki yakın bir gelecekte İslâm toplumları İslâm’ı iyi anlayacak ve daha iyi yaşayacak. Müminler birbirlerinin kardeşidir. Türkiye’de, Pakistan’da, Endonezya’da, Magripte, nerede olursa olsun Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Kardeşin kardeşe karşı görevi; kendisi için sevip arzu ettiği her şeyi ve her iyiliği, Müslüman kardeşi için hatta her insan için arzu etmesi, kendisine gelmesini istemediği kötülüklerin tüm insanlığa gelmesini engellemesidir.
İslâm: “Hepimiz birden barış içerisine girelim ve sakın şeytanın adımlarını izlemeyelim” buyuruyor. Yani barış içerisinde yaşamayı esas alan İslâm, barışı yok etmek isteyenlere karşı da caydırıcı tedbirler almayı emreder. Müslümanlar doğru, dürüst ve merhametli olanlardır, herkese karşı iyilik elini uzatma kararlılığında olanlardır.
Müslümanlar, Allah’ın rahmetinin bütün varlığı kuşattığına inanır. Bunu bilen her Müslüman iyiliklere anahtar, kötülüklere de kilit olur. Bunlar uygulanırsa Dünya Umumi barışa kavuşur ve Müslüman katliamı da son bulur.