Bünyamin KURT
S-400 VE NÜKLEER TAVİZLERİN GÖLGESİNDE: GÜNEŞİMİZ NASIL ENGELLENİYOR?
Adaletsiz Mahsuplaşma: Vatandaşın ürettiği fazla enerjiye parakende fiyatın beşte biri ödeniyor;
" Fişe tak-çalıştır sistemler fiilen hâlâ yasak"
1) Akkuyu'da 10 Kat Pahalı Garanti: Elektrik piyasa fiyatı ~13 USD/MWh seviyesine düştü, Akkuyu Nükleer'e ~135 USD/MWh alım garantisi verildi.
2) Yerliye Değil, Yabancıya Teşvik: Yabancı şirket vatandaşımızdan 7 kat değerli mi?
3) Küresel Trend Yenilenebilir: 800 GW GES ve RES eklenirken, nükleerin net kapasite artışı sıfırda kaldı.
4) Nükleerde S-400 Riski: Depoda bekleyen füzelerden çok daha yüksek maliyet, nükleer santralin Türkiye'yi 60 yıl boyunca yüzlerce milyar dolar zarara sokma riski çok yüksek!
5) Çözüm Desantralize Üretim: Bürokrasi kaldırılmalı, mahsuplaşma adil olmalı ve balkon GES'ler sadece "bildirim" ile serbestçe kurulabilmeli. (Detaylar Yukarıda)
Kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar ile nükleer enerji makroekonomik olarak ülkemizi dışa bağımlı kılarken, yerli, milli ve ekonomik enerjilerimizi; Güneşimizi, suyumuzu ve rüzgarımızı tabana yayan dağıtık bir sistem asıl ve tek çıkış yolumuzdur.
Avustralya, Hollanda, Almanya, Yunanistan gibi ülkelerde ve benzeri dünya genelinde uygulanan enerji üretmeyi halka yayan sistem hem kamu maliyesi hem de halkın refahı için çok kârlı bir enerji üretim modelidir.
Bu sistem, genelde ihtiyaç fazlası üretilen enerjiyi ya piyasa şartlarında ya da daha yüksek alım garantilerine dayanarak işler. Yani böylece halkını düşünen bu tür devletler, vatandaşını yerli, milli, temiz ve ekonomik enerji üretmeye, bu alanda her yıl onlarca milyar dolar yatırıma teşvik ediyor. Bu sistem, Türkiye’deki gibi bir yanlış sisteme, yani Sadece öz tüketim modeline dayanmaz.
Yani bizde durum tam tersidir; bırakın kamunun teşvik etmesini, özellikle meskenlerde tamamen engelleme amaçlı bir mevzuat devrededir, şirketlerde de üretmek çok sınırlandırılmıştır. Mesken abonelerinde mevzuat "aylık mahsuplaşma" üzerinden yürür. Devlet, vatandaşın üretim fazlasına piyasa şartlarında para vermeyi bir kenara bırakın; tüketirken (piyasa kWh birim fiyatı 5-6 TL) ödediğimizin net beşte, altıda birini (1 TL civarı) ödemektedir.
Ülkemizde önemli bir kesim yanlış kanaatle halkımızı ve çatılarını küçümsiyor. Bizdeki çatılara GES olmaz diyor. Ancak çatılarımızın ve binalarımızın uygunluğu konusunda kendimizi, milletimizi ve yapı stokumuzu küçümsemek kesinlikle doğru değil. İnşaat kalitemiz ve çatı alanlarımız aslında GES kurulumları için genelde gayet uygundur. Ülkemiz inşaatta küresel çapta oldukça iyi durumdadır ve 40 firma ile "Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi Listesi"ndeki ikinciliğini korumaktadır. [1]
Toplumdaki bu gerçek dışı idiaalar, yani "Bizim binalara olmaz, çatı yetmez, yangın çıkar vb. " şeklindeki yaygın yanlış düşünce, tam da ithalci, tekelci tarifeleri ve kısıtlayıcı mevzuatları yapanların işine yaramaktadır. Toplum "zaten bizde olmaz" deyip talep etmedikçe, onlar da bu çarpık düzeni rahatça sürdürmektedir.
ABD, Çin, Almanya gibi ülkelerde GES sayısı 6 milyonu aşmış durumdadır. [2] Bu devasa rakamın en büyük kısmı ise "balkon ve çatı tipi" GES sistemleridir. Diğer AB ülkelerinde de durum benzer; nüfusu olan her ülkede milyonlarca adet ev tipi GES santrali var. Peki bizde durum neden bu kadar kötü?
Yani bizde bir paneli dahi balkona koymanızı engelleyen asıl güç, sanıldığının aksine EPDK ve TEDAŞ/EDAŞ mevzuatıdır, tarifeleridir. Fişe takıp şebekeye bağlanmak fiilen yasaktır, yapsanız bile devasa bir bürokrasi ve proje onayı süreci dayatılmaktadır. Yani önümüzü kesen komşumuz, çatı vb. değil, devletin kâğıt üzerindeki kurallarıdır. Bundan dolayı Türkiye'deki GES sayısı sadece 40 bin adet dolaylarındadır ve nüfusu bizden dahi az olan güneşsiz Hollanda, Almanya vb.dekinin yüzde biri bile değildir. Bizdeki engel fiziksel veya teknik değil; tamamen yönetsel kısıtlamalardan ve toplumsal bilmemezlikten kaynaklanmaktadır.
Eğer bu kısıtlayıcı düzenlemelerde cehalet yoksa, daha fazla ithalata, büyük sermayeye ve tekelciliğe mahkum etme hedefi var demektir. Örneğin nükleer santral meselesine gelince, işin altındaki büyük yanlış gerçekler gün yüzüne çıkmaktadır.
Toplum olarak "Nükleer santral altında yatan gizli, büyük bir devlet aklı/stratejisi vardır" diye düşünerek kendimizi avutsak da, maalesef böyle bir şey yoktur. Akkuyu Nükleer Santrali, dünyada başka hiçbir örneği olmayan "Yap-Sahip Ol-İşlet" modeliyle doğrudan Ruslara verilmiş çok ağır bir ekonomik taviz, modern bir kapitülasyondur.
Rakamlar bu eşitsizliği acı bir şekilde yüzümüze vurmaktadır. 2026 yılı Mayıs ayında Türkiye elektrik piyasasında oluşan Piyasa Takas Fiyatı (PTF) aylık ortalaması 590,9 TL/MWh olarak gerçekleşmiştir.[3] Bu dönemde GES, RES ve yüksek hidroelektrik üretiminin de etkisiyle PTF tarihi düşük seviyelere gerilerken, dolar bazındaki ortalama fiyat da yaklaşık 13 USD/MWh seviyesinde oluşmuştur.
Buna karşın Akkuyu Nükleer Santrali'ne verilen alım garantisi yaklaşık 135 USD/MWh (12–15 cent/kWh) düzeyindedir. Yani piyasada oluşan ortalama elektrik fiyatına göre tam 10 kat daha pahalıdır! Düşünün ki, Akkuyu'da Ruslardan alınacak 1 (MWh) birim enerji için devletin verdiği alım garantisi ortalama 140 dolara yaklaşırken, evinde GES kuran vatandaşın şebekeye verdiği aynı miktarda 1 MWh fazla enerjiye ödenen net miktar sadece 20 dolar civarındadır. Bu kahredici yönetmelik resmen; "Bir Rus Şirketi şirketi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından 7 kat daha değerlidir" deme anlamına gelmiyor mu?
Bu durumda nükleer enerji; enflasyonu, elektrik maliyetlerini, çok riskli atıkları ve pahalılığı artırmaktan, dışa bağımlılığı pekiştirmekten ve olası kaza, savaş, terör saldırısı risklerini beraberinde getirmekten başka ne sağlamaktadır, hiç bir şey?
Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) ve diğer küresel kuruluşların verileri de bu gerçeği açıkça teyit etmektedir ki, Küresel net kapasite artışında GES ve RES rakipsiz önde (2025’de 800 bin MW civarı kuruldu) ilerlerken, nükleerde net kapasite artışı koskoca sıfırdır; küresel enerji pastasındaki payı ise sürekli düşmeye ve ölmeye devam etmektedir. Temiz enerji dönüşümü denince dünyanın aklına güneş ve rüzgâr enerjisi gelirken, ülkemize dayatılan nükleer ise sadece "hava civa"dan ibarettir.
Akkuyu NGS’yi S-400 füzelerinde yaşadığımız duruma benzetmek zor değildir. O dönemde de "büyük oyunu bozduk, stratejik deha" denilerek milletin gururu okşanmış, kitleler anlık bir heyecana sürüklenmişti. Ancak bugün gelinen noktada S-400'ler paketinden dahi çıkarılamadan depolarda çürümekte ve F-35 krizinden kurtulmak için "acaba bu füzeleri üçüncü bir ülkeye nasıl satarız" diye formüller aranmaktadır.
Türkiyeli temiz enerji üreticisine 20 dolar, aynı miktardaki nükleer elektrik için Ruslara 140 dolar ödenmesinin altında yatan da gizli bir deha değil, maalesef tıpkı S-400'deki gibi günübirlik kurgulanmış ve faturası milletin sırtına yüklenen ağır hatadır. Hatta Nükleerinki böyle devam ederse çok daha ağır olacaktır: Çünkü S-400’lerde birkaç milyar zarar söz konusu iken nükleerde 60 yıl içinde yüzlerce milyar dolar zarar işten bile değildir.
Sonuç olarak; yanlış mevzuatlardan, hakkımızı talep etmemekten ve toplumsal bilinçsizlikten beslenen bu büyük soruna karş,ı bilen herkes mesuldür, mücadele etmelidir. Unutulmamalıdır ki; ağlamayana, mücadele etmeyene hak verilmez! Millet olarak istersek, haklarımızın peşine düşersek çatılarımızda ve balkonlarımızda çok kısa sürede milyonlarca GES'e ulaşabiliriz.
Yoksa "kutsal devlet aklı hep bizden iyi bilir" diyerek; üç beş bürokratın, kirli enerjideki büyük sermayenin veya ithalatçı kirli rant düzeninin dayatmalarına kendimizi teslim edersek, milletçe kaybetmeye her daim mahkumuz.
[1] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiye-insaatta-devler-ligindeki-ikinciligini-korudu/2975976
[2] https://www.epias.com.tr/wp-content/uploads/2026/06/Mayis-2026-Elektrik-Piyasalari-Raporu.pdf
[3] https://solarzubau.de/news/6-millionen-pv-anlagen-deutschland-meilenstein/