Bişnev in ney çün şikâyet mî küned,
Ez cüdâyîhâ hikâyet mî küned.
Hayatın gürültüsünün her yanı sardığı, herkesin sadece kendi sesini duyurmak için yarıştığı bir çağda yaşıyoruz. Oysa Doğu felsefesinin ve tasavvufun kalbi, bugünün tam aksine bir duruşla, "anlatmak"la değil "dinlemek"le açılır.
Hazret-i Mevlânâ’nın ölümsüz eseri Mesnevî, kutsal kitabımızın ilk emri olan "Oku!" nidasına muazzam bir yankı verir gibi tek bir kelimeyle başlar: "Bişnev", yani "Dinle!"
Peki, koca bir umman olan bu kitap, neden anlatarak değil de dinlemeyi emrederek başlar?
Pek çok İslam alimi ve Mesnevî şarihi, bu başlangıcın hikmeti üzerine sayfalarca yazı kaleme almıştır. Hepsini buraya sığdırmak ne vaktimize ne de sayfalarımıza yeter. Ancak tasavvuf yolunun en büyük şartı, en öncelikli sebebi şudur: Yolun esası söylemek değil, dinlemektir.
İnsan, dinlemeyi beceremediği müddetçe öğrenemez, olgunlaşamaz. Eskilerin güzel bir beyiti vardır, tam da bugünün "her şeyi bildiğini sanan" insanını özetler:
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der,
Dün mektebe vardı, bugün üstâd olayım der. (Muallim Naci)
"Şu zâhide bak hele, insanlara doğru yolu gösteren bir rehber olmak ister; daha dün mektebe gitmiştir, bugün kalkmış üstad olmaya yeltenir!"
İşte tam da bu anlayışta, yani öğrenmeden öğretmeye, dinlemeden konuşmaya kalkanlar, hiçbir zaman hakikate eremezler.
Çünkü görünürdeki zahiri ilimler kulak vasıtasıyla öğrenildiği gibi, manevi bilgelikler ve marifetler de ancak erdemli, kâmil bir insanın ağzından can kulağıyla dinlenerek kalbe indirilir.
Nitekim bu durum ilahi bir kuraldır. Cenab-ı Hak, Tur Dağı'nda Hazret-i Musa’ya hitap edip onunla kelâmı aracılığıyla tecelli ettiğinde de ilk olarak şöyle buyurmuştur:
"Öyleyse, vahyolunana kulak ver ve dinle!"
Sözün özü; konuşmak insanın nefsini besleyen bir şehvete dönüşebilir, ancak derin bir sessizlikle dinlemek manevi bir ibadettir. Önce dinlemeyi, neyin derdini anlamayı seçenlerden olmak ümidiyle...